Polis Nusra’yı desteklerse ne olur?
AYÇA SÖYLEMEZ AYÇA SÖYLEMEZ

‘Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde devlet kesimleri, politik ve ekonomik kesimler, bürokratik ve partili kesimler, legal ve illegal kesimler arasında iç içe geçişler ve üst üste binmelerden oluşan akışkan bir manzara göze çarpar. Güçlü ve toplumdan net biçimde farklılaşmış bir devlet görüntüsünün uzağında, devleti fethedilmesi gereken bir yer ve başka arenalarda kullanılabilecek kaynakları biriktirme olanağı veren bir mevkiler bütünü olarak gösteren paylaşılmış çıkarlar ve çoğul konumlanışlar gözler önüne serilir. O zaman devlet yapısı, toplumdan görece bağımsızlaşmış bürokratik bir örgütten çok, bir iktidar sahası görünümüne bürünür.’

Bu satırlar; Marc Aymes, Benjamin Gourisse ve Elise Massicard’ın derlediği 16 makaleden oluşan ‘Devlet Olma Zanaatı’ adlı kitaptan.

Kitap, Türkiye’de devletin Osmanlı’dan bugüne nasıl ‘iş gördüğünü’ anlatıyor. Memlekette kamu icraatı tarihinin ele alındığı makaleler derlemesinde ortak yaklaşım, devletin kendini toplumun kalanından net bir şekilde ayırmış-farklılaşmış ve toplumla çatışma içinde kendini dayatan bir yapıya sahip olmaktan çok; yerel, toplumsal, politik, ekonomik ve dini elitlerle direniş, uzlaşma, işbirliği içinde olduğu.

Türkiye’de devletin, erişilmez ve kapıları sıkı sıkıya kapalı, dayatmacı bir şekilde ve toplumla karşıtlık içinde icraatta bulunduğu imgesi hâkim görüştü. Ama gerçekte olan şuydu: Sosyal, ekonomik veya dini elitler, ‘bölgesel-toplumsal oligarşilerini’ devletin taşra ve merkez teşkilatına sızma taktikleri geliştirmede kullanırken aynı zamanda memleketin devlet vesayeti altına sokulması işinin pazarlık ve gözetimi görevini yürüttü.

Şimdi ise muhtarlardan tutun da İSPARK görevlisine kadar devletin ‘yeni’ sahiplerinin ideolojik yapısını sokakta bile gözlemlemek mümkün olduğu kadar, muhtarın da devlete nasıl nüfuz ettiğinin açıkça görüldüğü bir dönemdeyiz.

Bu yüzden halkın bir kısmı, devlet kurumlarının, özellikle de askerin, İslamcılara, cihatçılara yaklaştığını uzun süre kabullenmek istemedi. Oysa dün MHP’den seçilen kadroların bugün İslamcılarla yer değiştirmesi aslında geleneğin bir sonucuydu. Siyasi konjonktürün, bölge ve Türkiye politikalarındaki değişimlerin, ABD ve genel olarak Batı ülkelerinin taleplerinin, kendini ‘halkın hassasiyetinin’ yansıması olarak gören iktidarların sonucu olarak memlekette genel politika, yasal ya da değil, her zaman siyasi örgüt veya aşiret, adına ne derseniz deyin, ille de doğrusal olmayan bir çıkar ilişkisi içerisindeydi.

Dolayısıyla dün “Kahrolsun insan hakları” diye yürüyen polisin, 2014’te Van’da “Yaşasın IŞİD” sloganını atıp mücahit olmasına, devleti tanıyanlar şaşırmadı.

Ancak devleti tanıyanların bugün şaşırdığı, siyasal İslamcılığı, öncekiler gibi tam bir kontrol altına tutamayacaklarını görmeleri oldu. MHP gibi Türkiye’ye özel paramiliter yığınların aksine, karşılarında ‘küresel’ bir düşünce vardı ve zaman zaman gücü, devletin gücünün yetmediği yerlere ulaşabiliyordu.

Bir polisin mücahit olup ‘feda eylemi’ yapması toplumun bir kesimine nasıl inanılmaz geliyorsa ya da polisin IŞİD/El Kaide/El Nusra/Ahraruş Şam… destekçisi olması kabul edilmez görülüyorsa, toplumun başka ve kalabalık bir kesimince bu icraatlar aynı şekilde destek bulduğu bir gerçek. Sorun, polisin Nusra’ya örgütlenecek ortam bulmasında değil, bu ortamın devletin sahiplerince beslenip büyütülmesinde yatıyor. Yoksa ne El Kaide ne de diğer İslamcı örgütler bu coğrafyada yeni ortaya çıkmadı. Ama devletçe ‘tehdit’ görülmekten son on yıllarda çıktı. Aynı şekilde El Bab’da iki askerin korkunç şekilde öldürüldüğü iddiası, devlet tarafından sadece internetin kesilmesiyle cevaplanıyorsa, bu biraz da devletin desteklediği klikler içinde ne tarafa döneceğini bilemez olmasından kaynaklanıyor çünkü yıllarca propagandasını yaptığı ve hatta iktidarını dayandırdığı ‘düşünceden’ bir anda vazgeçecek gücü yok, istemiyor da.

Şimdi ‘eski devletten’ farklı olarak, öyle çok da kontrol altında tutulamayan, giderek büyüyen bir yapı var memlekette. Sadece devleti ve kurumlarını değil, daha çok da halkı tehdit eden bir yapı. Ve bu kez ne devletin ne de siyasilerin elinde mutlak iktidar var. (O treni kaçırdıklarının farkındalar mı bilmiyorum.)

Ancak o yapıyı onaylamayan halkın karşısında durabileceği bir ‘küresel’ organizasyonla baş başa kaldık: Bir yanda köpekleri biber gazından koruyan Gezi direnişçileri, diğer yanda insan yakanlar ile onları alkışlayanlar.