Polisiye ve ölümün şeyleşmesi
03.11.2016 09:26 KÜLTÜR SANAT
Zeynep Ergun klasik İngiliz dedektif yazını üzerine yazdığı Kardeşimin Bekçisi’nde polisiye türünün kökenini, sosyolojisini ve psikolojisini çözümlemeci bir eleştiriyle ele alıyor

BURAK KAYAOĞLU

Polisiyenin atası olarak Edgar Allen Poe belirtilir. Sonra, ünü yazarını aşmış Sherlock Holmes ve ünü karakterlerini aşmış Agatha Christie. Tüm bunlar polisiye metinlerin aslında birer matematik formülü üzerine kurulduğu görüşünü doğurmuştur. Elbette işin bu kısmı daha çok kurgu ve olay örgüsüyle alakalıdır. Ancak bunlarda suç varoluşsal bir sorunsal olarak ele alınmaz ve cinayetin ahlaki boyutu pek irdelenmez. Ölüm, heyecanlı bir bulmacaya dönüşerek şeyleştirilir. Bütün mesele katilin kim olduğudur.

Bu tür anlatılarda analitik zekâ yüceltilirken okur da bir ‘zekâ’ testine sokulur. Halbuki bir insanın öldürülmesi yaşamın en travmatik olayı değil midir? Hatta bazılarına göre polisiye metinlerde her zaman iki cinayet işlenir. Biri suçlu tarafından, diğeri ise onu kovalayan dedektif tarafından. Böylece şiddet seyirleşir ve meşrulaşır. Bu türe duyulan ilgi zamanla daha kanlı ve vahşet içeren metinlerin yazılmasına neden olmuştur. Özellikle günümüzde popüler yabancı polisiyelerinde dehşet içeren cinayetler de bunun pornografisi sayılabilir. Bu dizilerde durum estetize edilerel hem özendirilmekte hem de şiddetin kökeni sapkın bireylere hapsedilerek sistemden soyutlanmaktadır. Oysa kötülük hiçbir zaman o kadar uzağımızda değildir.

Polisiyenin ideolojisi
Zeynep Ergun klasik İngiliz dedektif yazını üzerine yazdığı Kardeşimin Bekçisi’nde polisiye türünün kökenini, sosyolojisini ve pskolojisini çözümlemeci bir eleştiriyle ele alıyor. Makineleşmiş, özdekçi ve faydacıl bir toplumda karmaşa içindeki kent yaşamına değiniliyor ilkin. Okurun kaçış edebiyatı olarak nitelenen dedektif romanlarına yönelmesinin nedeni olarak o tür metinlerin sonunda suçun aydınlığa kavuşması gösteriliyor. Böylece karmaşa dedektifin olayı çözmesi sayesinde sembolik olarak düzene girerken, hem güvenlik ve adalet duygusu pekişiyor hem de insan zekâsının her türlü sorunla baş edebileceği kanıtlanıyor.

Bu mantığın ardında ise modern felsefenin kurucusu Descartes’ın duyumsanabilen dünyanın gerçekliğine inancı, akılla beden arasında kurduğu düalizm ve Locke’un rasyonel aklının tesiri vardır. Hatta İngiliz edebiyatının 18. yüzyılda romanstan romana evrilmesi de aynı nedenledir. Bu doğrultuda dedektif romanlarının okura etkisi son derece işlevseldir. O anlatıların sonunda hiçbir soru cevapsız kalmaz ve okura mutlu bir sonun gerçek yaşamda karşılığı aşılanır. Bu anlamda sistemin sorunlarından beslenilse de toplumu oluşturan temel ideoloji aklanır. Karakterler de iyisi ve kötüsüyle bu noktadan hareketle belirlenir. Örneğin süper bir insan olarak kurgulanan Sherlock Holmes, sanayileşmiş İngiliz imparatorluğunun kişileşmiş bir yansımasıdır. Tanrının insanlaşması da diyebiliriz buna.

Ancak bu metinler her şeye rağmen toplumdaki sorunları görmezden gelemez. Zaten kitapların okur ilgisine hitap etmesi için de gereklidir bu. İnceleme konusu olan Arthur Conan Doyle, Agatha Christie, Wilkie Collins gibi yazarların kitapları da bu bakış açısıyla değerlendiriliyor. Bu metinler nedenden çok nasıla yoğunlaşsa da yapısal olarak bağırlarında karanlık bir yan taşırlar. Zira bu tür Siegfried Kracauer’a göre uygar toplumun gerçek yüzünü, toplumun görmeye alışık olduğundan daha net bir şekilde görmesine çanak tutar ama bu dünya tarafından sınırlanmamış bir bilinç tarafından yaratılmış olduğu için kendini gizleyen dünyayı ifşa olmak zorunda bırakır. Ergun’un söz konusu çalışması da bu klasik dedektif romanlarının satır aralarını çok iyi okuyarak, özellikle sınıfsal ve cinsel çatışmaların perdesini aralıyor. Hiç kuşku yok ki insanlığa dair en eski anlatılardan biri olan Habil ve Kabil sürtüşmesi de eşitsizlik nedeniyle doğmuştu. Aynı hikâye biçim değiştirerek sürüyor, sadece yargıç rolü Tanrıdan alınarak en az onun kadar cezalandırıcı olabilen topluma verilmiştir. Dedektif ise hem kardeşin bekçisi hem de onun mezar kazıcısıdır. Bu bağlamda W. H .Auden’ın dedektif romanları için okurda yarattığı büyülü tatmin duygusundan bahsetmesi hatırlanmalıdır; ona göre, buna duyulan ilgi kendimizi katilden ayırt etme duygusunda doğar.

Ergun’un kitabının son sözleri ise her şeye etik açısından son bir nokta koyuyor: “On binlerce, yüz binlerce insan açlıktan ve yoksulluktan, bir kültürün diğerine, bir ülkenin ötekine kin ve egemenlik tutkusu yüzünden, parasal ve erksel doymazlıklar uğruna ölürken Roger Ackroyd’u kim, neden, nasıl öldürmüş, kime ne?”