Politika(cı) filmlerinin politikası
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Politik sinema’ ile politika hikayeleri anlatan filmler tamamen farklı iki kategori. İlki genellikle toplumsal bir dönüşümün geçmiş ve gelecekteki izlerini ararken ikincisi ‘bir meslek olarak politika’dan söz ediyor. Bu yüzden bir yanda Ken Loach, Theo Angelopoulos, Elio Petri, Ettore Scola gibi Marxist ustaların başını çektiği, bazen tek politikacı bile göstermeden politik eleştiri yapabilen bir sinema ekolü varken diğer yanda sadece yüzeysel şekilde yozlaşmış politika(cı) öyküleri anlatan filmler bulunuyor.

Toplumsal alana dair bir anlatısı var’mış gibi’ yapan bu filmler çoğunlukla Hollywood imzalıdır; bir kamu kurumu olarak CIA’in enerjisini bazen nasıl da yanlış yönlendirdiğini, Beyaz Saray merkezli skandalların neyse ki aslında Beyaz Saray ve onun temsil ettiği değerlerle değil de birkaç çürümüş politikacıyla ilgili olduğunu, denizaşırı ülkelerde demokrasi için savaşan yiğit askerlerin o ülkelerin bir türlü demokrasiye ulaşamamasıyla bağlantısının bulunmadığını vd. anlatan binlerce filmin en azından 20-30 tanesini görmüşsünüzdür. Ama bu politik simülasyon oyunu sadece ABD’ye has değil; yüzeysel politika(cı) filmlerinin son ve epey kötü örneklerinden biri olan 2016 tarihli Votez Bougon (Bougon’a Oy Verin) Kanada yapımı mesela…

Ufak tefek dolandırıcılık işleriyle geçinen Bougon Ailesi’nin -film ailenin bir cenaze evinde mevtaların yakınıymış gibi davranarak yankesicilik yapmasıyla başlar- reisi Paul Bougon, ‘sıradan vatandaş’ı temsil ettiği gerekçesiyle, sefaletin ortadan kaldırılması yasasının konuşulacağı bir TV programına çıkarılır. Diğer konuk, siyasi hayatına Kapitalist İşçi Partisi’yle başlayıp ardından liberallere, sonra ayrılıkçılara, sonra milliyetçilere vs. katılan tipik bir ‘zübük’tür. Bougon kameralar karşısında kendisinin Quebec’i daha az bütçeyle daha iyi yönetebileceğini söyleyince politika macerası başlar.

PEN’i (Parti de l'ecoeurement National-Ulusal İğrenme Partisi) kurarak politikaya atılan Bougon Ailesi’nin başlangıçtaki amacı bağışları ve parti üyelerinin ödeyeceği aidatları iç etmektir. Zamanla durum değişir, örneğin bir fabrika ziyareti sahnesinde Bougon’la işçiler arasında Bougon’un ‘politika için biçilmiş kaftan’ olduğunu gösteren bir diyalog yaşanır. Bougon: “Köpek gibi çalışıyorsunuz, verginizi ödüyorsunuz. Sonra o vergiler sübvansiyon olarak sizin patronlarınıza aktarılıyor, onlar da paralarını gizli banka hesaplarında saklıyor. Artık uyanma zamanı!” Bougon’un işçiler arasındaki provokatör arkadaşı Chabot: “Doğru söylüyor!” Bougon: “Sizi mahvediyorlar!” Chabot: “Doğru söylüyor!” Bougon: “Hepiniz aptalsınız!” İşçiler bağırır: “Doğru söylüyor!” Bougon: “Siz koyun sürüsünden başka bir şey değilsiniz!” İşçiler hep birlikte: “Evet!” Bougon: “Size ne denirse onu yapıyorsunuz!” İşçiler: “Eveeet!” İşçilerin haykırışına alkışlar eşlik eder. Bougon: “Bougon diyor ki, ayaklarınızı yere vurun!” İşçiler ayaklarını yere vurmaya başlar. Bougon: “Bougon diyor ki, ördek gibi vaklayın!” İşçiler kollarını ördek kanadı gibi hareket ettirip vaklar. Bougon: “Tavuk gibi gıdaklayın!” İşçiler hep birlikte tavuk taklidi yapmaya başlar. Ortalık Bougon için atılan sloganlarla inlerken bir muhabir işçilere sorar: “Paul Bougon size ‘aptal’ diyor, ‘sürü’ diyor ve siz daha fazlasını istiyorsunuz! Bunu nasıl açıklıyorsunuz?” İşçi: “Çünkü o gerçekleri söyleyen tek kişi!”

Sonra PEN hızla yükselir, büyük patronların desteğini alan Paul Bougon başbakan olup ülkeyi bir çete gibi yönetmeye başlar. Ama tahmin edebileceğiniz gibi, politika dünyasının yozlaşmışlığı Bougon’a fazla gelir; ailesi dağılır, vergi adı altında toplayıp kasasına aktardığı paraların verdiği mutluluk kaybolur. Nihayetinde Bougon Ailesi, ‘Politika dünyasının büyük yozluğundansa kendi küçük hayatımızın yozluğu daha iyidir’ diyerek başlangıçtaki haline döner.

Güya politik yozlaşma eleştirisi yapan bu tür politika(cı) anlatıları öncelikle politikayı toplumsal bir olgu olmaktan çıkarıyor, sadece onu yapabilecek kadar ‘profesyonelleşmiş’ (yozlaşmış, derisi kalınlaşmış, karanlık ilişkilere girebilecek) kişilere has bir ‘mesleki alan’ olduğu yanlışını ısrarla yeniden üretiyor; önümüze konan ekmeğin ya da boynumuza geçirilen tasmanın ortaya çıktığı tüm süreçleri görünmezleştiriyor. Bir yandan alabildiğine kriminalize edilen politik yapının bu mafyatik durumu bir yandan da öyle meşrulaştırılıyor ki halk için başka türlüsü düşünülemez hale geliyor. Sonrası, ‘devletin malı deniz, yemeyen domuz’, ‘bal tutan parmağını yalar’, ‘çalıyor ama çalışıyor’... Perdenin politikası gündelik hayatı böyle doğruluyor işte...