Pornografiden beslenenler ve susanlar
31.01.2016 09:21 BİRGÜN FİKİR
İman edenler de, itiraz edenler de, doyumsuz bir hazla tüketenler de aynı kötücül sisteme tabiyiz. Ortak gerçeğimiz bundan ibaret ve maalesef çok şey demek

MURAT MÜFETTŞOĞLU / [email protected]

Mahrem bir olayın ya da eylemin doğrudan aktarılmasına ‘pornografi’ deniyor. Oysa zihin, akıl yürütmeler ve süreçler üzerinden çalışmaya meyillidir. Çıplak haliyle bir olaya tanık olmak, salt ‘sonuca’ tanıklık etmek demektir, yarattığı etki de uçucudur. Bir süreç olarak olayı bilmekse apayrıdır ki –artık- bilince saplandığı anlamına gelir.

Biçimin içeriğe, görüntünün anlama tercih edilmesinden de anlaşılacağı gibi, insanlık epeydir ‘süreçlerden’ ziyade ‘sonuçlarla’ ilgileniyor. Marxist düşünür Guy Debord’ un ‘Gösteri Toplumu’ adlı kitabında bahsettiği üzere, kapitalizmin insanlığa dayattığı tüketim ilişkileri, gerçekte süreçlere yatkın olan zihnin kodlarını içeriden değiştirmiştir. Adorno ve Horkheimer da, ‘Kültür Endüstrisi’ kavramıyla benzer sorunun ‘yeniden üretim’ boyutuna dikkat çekmiştir. Kapitalizm tarafından deforme edilen zihin, art anlamlardan ziyade nihai görüntülere takılıp kalırken, kültür, ‘derhal’ tüketilmek üzere üretilen bir meta haline gelmiştir. İşin kötüsü, zulüm ve trajedi içeren haberler de aynı tüketim çarkına tabidir. Yemek yerken dahi psikopatik bir hazla ‘reality show’ izleyenler, gazetelerin üçüncü sayfalarını okumaktan keyif alanlar var. Tüketim kültürünün yeniden üretimine katkı sağlayan bu insanlar, doyumsuz bir iştahla tükettikleri acıklı haberlerin öznesi/nesnesi olmadıklarına şükrederek yaşıyorlar. Hal böyleyken ‘habercilik etiği’, Demokles’ in kılıcı gibi haberi yapanların tepesinde salınıyor.

Ustamız L. Doğan Tılıç, 22.01.2016 tarihli ‘İntihar’ başlıklı makalesinde şöyle yazmış: ‘Çocuklarla ilgili haberlerin nasıl yapılıp yapılmayacağı üzerine de ilkeleri var gazeteciliğin’. Mahrem ve trajik olayların pornografik öğelerinden arındırılarak ifşa edilmeleri, etiğin, vicdanın, nihayet kurucu bilincin gereğidir. ‘Gösteri Toplumu’ nun ve ‘Kültür Endüstrisi’ nin dinamiklerini içeriden bozarak zihinleri fabrika ayarlarına döndürmenin başka da yolu yoktur.

‘Üçüncü sayfalara’ reva görülen haberlerin çoğu birer insanlık trajedisidir ve özünde toplumsaldır. Değerli yazar Pınar Kür, belki en tanınmış romanı Asılacak Kadın’ ı bir haberden esinlenerek yazmış; Başar Sabuncu senaryolaştırarak filmini çekmiş; Müjde Ar ana karakteri oynamıştır. Yani, haberi yapan gazeteciyle birlikte dört duyarlı zihin, toplumsal bir trajedinin belleklere kazınmasına katkıda bulunmuştur.

‘Unutma, unutturma!’ sesten teşekkül içi boş bir slogan olarak kalmamalı. Unutmamanın yolunu yordamını da bilmek lazım. Söz gelimi, estetik ve edebi bir kavram, bir tarz olarak Realizm, insanlığın ortak bilincine ‘unutmamanın yöntemlerini’ sapladığı için değerlidir.

Geçtiğimiz Eylül ayında ailesiyle birlikte Işid belasından kaçarken Akdeniz’ de boğulan Aylan bebeğin son derece acı görüntüsüne tanık olmuştuk. Minik bedeninin cansız fotoğrafı günlerce ekranlarda ve gazete sayfalarında kaldı. Pek çok kişinin o fotoğrafa bakarken ağladığına tanık oldum. Lakin çok geçmeden olayı unuttuklarını da fark ettim. Derken, duyarlı kalemlerin çizdiği temsili resimler geldi önümüze. Bir ‘son görüntü’ olarak malum fotoğrafı aşan ve içindeki trajik özü açığa çıkaran temsillerdi bunlar. Bir arkadaşım onlardan birini bilgisayar ekranının kenarına iliştirmişti. Bana göre anlamı şuydu: Trajedi, duyguların uçucu zemininden kurtulmuş, bilincin masif dokusuna saplanmıştı.

‘13 yaşındaki A.B.Y. evinde kendisini astı. Ortaokul 8. sınıf öğrencisinin TEOG sınavında istediği puanı alamayınca bunalıma girip intihar ettiği ileri sürüldü’.

Haberi okuduktan sonra kendime sordum: ‘Gencecik bir can, neden “bile isteye” ölümü tercih eder ki? Devlet, o canın bütün geleceğini merkezi sınav saçmalığına indirgerse, seçenekler arasına da ‘başarısızlığı’ koymazsa –evet- tercih eder.

Göreceli kavramların en başında ‘zaman’ gelir. Bir yanda can yakan bir haberi okurken geçmek bilmeyen saniyeler, öte yanda saniyeler süresince biten bir ömür. Ömrün saniyelere, umutların kedere, barışın savaşa indirgendiği bir hayatın hesabını devletten sormak ‘vatan hainliği’ sayıldığına göre, yüzümü Nazım’ ın ‘dünyanın en tuhaf mahlûku’ dediği varlığa, yani insana dönüyorum. Kabahatin tamamı değilse de, çoğu onun çünkü. ‘Sönmüş bir yanardağın ağzı gibi korkunç’ bakması da bundan. Bazıları var ki, ‘yaşayan ölüler’ gibi bakıyorlar. Devlet nezdinde vatan haini değillerse de, yaşama ve insanlığa ihanet ediyorlar. Onların kim olduğunu bize Nietzsche söylesin: Büyük filozofa göre insanlar ikiye ayrılır: iman edenler ve itiraz edenler. İman edenler, verili gerçeği sorgusuz sualsiz kabul edenlerdir. Sorduğunuz vakit ‘çok şükür yaşıyoruz, çok şükür huzurluyuz’ derler. Lakin bilmezler; yaşıyorlarsa, yaşayan çocukları varsa, sokak aralarında öldürülen mazlumlardan, alanlarda düşen isyankârlardan ötürüdür. Kutsal kitaplarda bahsi geçmediği için suskunluklarının ‘günah’ olduğunu kabul etmezler. Anlayacakları dilden söyleyelim: Başkalarının huzursuzluklarından huzur devşirmek ‘günahların’ en büyüğüdür oysa. Susmaları için pornografiyi insanların önüne koyan kapitalist kültür, en az o insanlar kadar iman edenlerden de beslenmektedir.

İman edenler de, itiraz edenler de, doyumsuz bir hazla tüketenler de aynı kötücül sisteme tabiyiz; ortak gerçeğimiz bundan ibaret ve maalesef çok şey demek. İtiraz edenlerin “talihsizliği”, sorunları yaşarken çözmek istemeleri. İman edenler gibi, gitmeyi düşledikleri ne ahir mekânları ne de zamanları var çünkü. Hakkaniyetsiz ve kalpsiz bir hayatın pornografisinden beslenenlere ve bu durum karşısında susanlara inat, onlar hep yaşayacak!