Post hukuk ya da hukukun postu
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Avrupa'nın hukuk ve yargı kültürüne geçen hafta değinmiştim.

Avrupa'nın hukuk ve yargı kültürüne geçen hafta değinmiştim. Aynı başlıkla devam etmek yerine, post hukuk demeyi uygun buldum. Post deyince daha kavramsal oluyor!
Peter Burke, Malinowski'ye atıfla; Magna Carta'nın hala yeni olmasını, "Durmadan yanlış yorumlandığı ya da yeniden yorumlandığı için” bu belgenin her zaman yeni kaldığını yazmış (Tarih ve Toplumsal Kuram, Çeviri; Mete Tuncay, Tarih Vakfı.) Yani o metin, sahip olduğu metinsel içerikten öte bir mit (söylence) oluşturmuştur. İçerdiği, 1215 zamanlarının baronlarına tanınan özgürlük ve ayrıcalıklar, söylencenin “söylendiği" zamanın uyruklarının özgürlükleri ve ayrıcalıklarına dönüşmüştür. Bu dönüşme, doğrusal, aynı zamanda sarmal ve "doğru" düzlemde bir kültürel yeniden üretim süreci örneğidir. Ancak bu süreç her zaman böyle iyi işlemiyor.
Peki, bu anlattıklarımızı post neresinde, hukuk neresinde ve postlu hukuk neresinde?
90'lı yıllarda ortaya çıkmış olmasına karşın, "çağdaş mite" dönüşen bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi vardı. Özellikle bizim gibi ülkelerdeki mahkemelere ve iktidara karşı, biz mağdurlar ne zaman başımız sıkışsa "AİHM" sopasını gösterirdik.
Şimdi bu sopa, tutanın elini yaralıyor neredeyse. Uygar batının kendi için “merkezde” oluşturduğu kurumsal sistemin, “çevredekilere” de hem pratik, hem de merkez lehine olmak üzere ideolojik bir yararı vardı. Pratik yarar; ulusal iktidarlara karşı bir ulusalüstü kurumun, üstün hukuk üretimi etkileyiciydi. İdeolojik yarar; en kaba anlatımla, uygar olan merkez, muhtaç durumda olan çevreye hukuk ve adalet ışığı saçıyordu. Bunu “arkaik” bir söylemle de yineleyebiliriz: Hukuk egemen sistemin hukukudur. Bu hukuk, egemen sistemin kendi kazanında pişirdiği bir aştır. Kazan karıştırılırken, dışarıya sıçrayan parçaları kapmaya çalışırız. Aynen "Baragan’ın Dikenleri" romanında olduğu gibi: Romanın kahramanı, kazandan fırlayan bir damlacık yiyeceği yakalamak için koca kepçenin kafasına indirilmesini göze alır.
AİHM; başlangıçta bir ulusal üstü mahkeme olarak kuruldu. Çünkü, ulusal/yerel hukukun daha üst bir kurumsal erk ile denetlenmesi amaçlanmıştı. Yerelde yaşanan aykırılık ve ihlal, daha üst ve daha "uzak" bir merkezdeki erkin denetimi ile güvence altına alınmış olacaktı. Uzun uzun süreci anlatmaya gerek yok. Medyada sıklıkla yer aldığı gibi, Mahkeme iş yükü altında bunalmıştı. Gelen dosyaların önce tek yargıcın süzgecinden geçirilmesi sistemi getirildi. Bizdeki Anayasa Mahkemesi örneğinde olduğu gibi, davalar yine ulusal/yerel kurumlara postalandı. Yani, yola çıkılırken temel alınan, sorunun tespit edildiği noktaya dönüp gelindi. Kısacası en başa dönüldü. Burada AYM'nin "iyi-kötü" kararları değil tartışmamız gereken. Daha temel işleyiş!
Batı, hukuk pratiğiyle, “Avrupa düşüncesi” eleştirilerini haklı kılan bir örnek veriyor.
Görünen ile gerçek arasındaki çatışma egemen sistemin rasyonelliğinden asla bağımsız değil. Temel haklar konusundaki yüce söylem ve kurumsal yapının bir post-hukuk yaratmak yerine hukukun post giydiği bir örnek olarak yaşanması söz konusu. Yani masraf kabarık olunca, kurtarıcılıktan vazgeçilir. Meğer hukuk posta bürünmüş. Bu post, bildiğimiz Post-Modernizm, Post-Marksizm gibi kavramsal “postlardan" değil. İktidarın en temel silahı/aygıtı olma niteliğini örten bir kuzu postu, yani "post-hukuk." AİHM mitine de elveda! Temel öznenin kurban olduğu koşullarda, bu kurbanın bürokratik bir yargısal sürece kurban edilmesini, postla açıklamaktan başka yol var mıdır?
Haftaya dize; “Bilirim acın da toz utmaz senin” (Gülçin Sahilli, Mavi Esme Boran, yasakmeyve )