Pozitif ayrımcılığın daniskası
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Brezilya realinin değer kazanması ne anlam taşır? Bazılarımızın ilk aklına gelen, Alex’in, Elano’nun, Nobre'nin kazançlarınn mala mülke dönüşme

Brezilya realinin değer kazanması ne anlam taşır? Bazılarımızın ilk aklına gelen, Alex’in, Elano’nun, Nobre'nin kazançlarınn mala mülke dönüşme kabiliyetinin düşmesi,dolayısıyla morallerinin kötü etkilenmesi olabilir. Bu mikro göstergenin ötesinde ülkenin dış ticarette rekabet gücünün azalması; Brezilya’nın ürettiği malların maliyetinin artması; eğer bu değerlenme yoğun sermaye girişleri sonucunda ortaya çıkmışsa rüzgârın yön değiştirmesi halinde Brezilya ekonomisinin tepetaklak olması şeklinde de yorumlanabilir.
Nitekim Brezilya hükümeti yıl başından bu yana realin dolara karşı yüzde 36 değer kazanması, Bovespa borsa endeksinin ise yüzde 140 havalanması karşısında önlem alma gereğini duydu. Ekim ayı içerisinde hisse senetlerine ve sabit getirili enstrümanlara yüzde 2 vergi koymayı kararlaştırdı. Maliye bakanı Guido Montega bu önlemin gerekçesini, realin daha fazla değerlenmesini önlemek şeklinde açıkladı. Belki uygulamanın uzun dönemde fazla bir etkisi olmaycak ama, en azından  kısa vadede oynaklığı azaltması bekleniyor. Financial Times’ın 5 Kasım tarihli haberine göre şimdiden bu vergiyi by-pass temenin yolları bulundu. Hisse senedi alım satımlarını New York borsası üzerinden yapmak veya yüzde 0.5 maliyete razı olup türev piyasalara yönelmek işi çözüyormuş.
Yine de Brezilya gibi “yükselen” statüsündeki bir ülkenin yabancı sermayeyi vergilendirerek “bayılmıyorum sana” mesajını verebilmesinin sembolik önemini küçümsememek gerek. Asya krizi sırasında Mahatir Muhammet döneminde Malezya'nın benzer bir hamlesine “ideolojik” yaftası takılmıştı. Brezilya'nın ise ekonomik mülahazalarla hareket ettiği ayan beyan ortada. G.Kore, Hindistan gibi ülkelerin de benzer arayışlar içerisine girdikleri bildiriliyor. Öyleyse Türkiye de yabancı sermeye girişlerine yönelik bir vergi düşünmeli mi? Bu soruya cevap vermeden evvel, isterseniz değerli iktisatçı Yılmaz Akyüz'ün Asya örnekleri üzerinden sermaye akışlarına ilişkin kapsamlı çalışmasına bir göz atalım.
Yılmaz Akyüz'e göre, yükselen Asya ülkeleri genelde sermaye girişlerinin varlık fiyatlarında balonlar yaratmasına engel olamadılarsa da, döviz kurlarına ve cari işlemler hesabına yerinde müdahalelerle dış ticaret performanslarının olumsuz etkilenmesinin önüne geçtiler. Özellikle banka munzam karşılıklarını yukarı çekip, sermaye girişlerinin yarattığı likidite genişlemesini hükümet borçlanması yoluyla emerek, sterilize etmeyi başardılar. Cari işlemler hesaplarının iyi durumda bulunması, haliyle bu müdahaleleri kolaylaştırdı.
Bu arada merkez bankası kasalarında dövizler de birikmeye başladı. 2007 sonu itibarıyla kalkınmakta olan  Asya ülkelerinde toplam rezervler 2 trilyon doları aşmıştı. Bu toplam içerisinde Çin dörtte üçlük paya sahipti. Çin'in rezervleri büyük ölçüde cari işlemler fazlasından elde edilmiş.
Halbuki Hindistan ve diğer Asya ülkeleri bir yandan döviz istiflerken, diğer yandan dış borçlarını artırmak zorunda kalmışlardı. ABD eski Merkez Bankası başkanı Alan Greenspan'e atfen Greenspan-Guidotti kuralı diye adlandırılan bir ölçüt var. Buna göre, bir ülkenin döviz rezervleri kısa vadeli dış borçları kadar olmalıdır. Söz konusu Asya ülkelerinde ise, kısa vadeli borçlar 300 milyar dolar civarında seyrederken rezervler kat kat daha fazla.
Döviz rezervleri ani bir sermaye çıkışı halinde sigorta işlevi görür. Gelgelelim rezervlerin ihmal edilemeyecek bir maliyeti de bulunuyor. Çünkü dış borçlarınızı artırarak döviz biriktirdiğnizde, bu borçların maliyeti rezervlerin getirisini aşar. Rezervleri artırmak için iç borçlanmayı tercih etmeniz halinde de benzer bir fatura önünüze gelir. Bu nedenle Singapur örneğinden yola çıkarak diğer Asya ülkeleri de çareyi ülke refah fonları (sovereign wealth funds) oluşturmakta bulmuşlar. Böylelikle daha yüksek getiriler kazanmayı umuyorlar. Ne var ki ABD Hazinesi'nin kurtarmak zorunda kaldığı Fannie Mae ve Fredie Mac gibi konut finansmanı kuruluşlarının nispeten daha yüksek faizli tahvillerinin baş müşterisi, Japonya yanında Çin'in ülke refah fonuydu. Diğer bir ifadeyle, bu piyasalarda yüksek getiri beklediğinizde yüksek risklerle de burun buruna geliyorsunuz. Yılmaz Akyüz Asya'ya da Latin Amerika'daki Banco del Sur benzeri bölgesel bir yatırım bankası öneriyor. Kaynaklarını düşük gelirli bölge ülkelerine kalkınma finansmanı sağlamak için kullanan, fon fazlası bulunan üyelerine de paralarını değerlendirme olanağı sunan bir banka.
Hızlı sermaye girişlerinin yarattığı risklere karşı Asya ülkeleri peşi sıra koruyucu önlemler almaya başlarlar. Örneğin 2006'da Çin bankaların iç piyasadaki dolar varlıklarının dış borçla finanse edilmesine sınır getirir. Kore wona karşı doları desteklemek için bankaların munzam karşılıklarını yüzde 5'ten 7'ye yükseltir. Tayland bir yılın altında vadeli sermaye girişlerine yüzde 30 karşılık uygulamaya başlar vb...
Yoğun sermaye girişlerine karşı en yaygın verilen tepki,yerel yatırımcıların yurtdışına yapacakları yatırımların liberalleştirilmesi, hatta teşvik edilmesi olur. Çin, Malezya, G.Kore'de hep bu yönde gelişmeler yaşanır. Ne var ki yabancıların ülke finans sisteminde at koşturabilmelerinin yarattığı riskleri bu önlemlerin hiç biri ortadan kaldırmaz. Belki de en önemlisi, Yılmaz Akyüz'e göre küresel finansal piyasalarla gözü kapalı bütünleşmenin uzun vadeli bir strateji olarak geçerliliği çok tartışmalıdır. (Yılmaz Akyüz, The Management of Capital Flows and Financial Vulnerability in Asia, Thirld World Network Global Economy Series 17)
Tüm bu bilgilerden sonra sadede gelelim,sermaye girişlerinin vergilendirilmesinin Türkiye açısından uygulanır olup olmadığını tartışalım. Önce bir gerçeği hatırlatalım: Türkiye bırakın yabancı sermayeden ek vergi almayı, 2006'dan bu yana yabancı yatırımcılara “pozitif ayrımcılık” uyguluyor, Türkiye'deki menkul kıymet yatırımlarından stopaj kesmiyor, onlara faiz avantajı tanıyordu. Pozitif ayrımcılığın daha zayıf, güçsüz, donanımsız, haliyle rekabet şansı az kişi ve kesimlere uygulanma felsefesine vakıf bulunanlar yanlış anlamasınlar. Bu yatırımlar Sudan, Yemen, Burkina Faso gibi gariban ülkelerden yola çıkmıyor, New York, Londra, Frankfurt gibi merkezlerden kalkışla Türkiye'yi mesken tutuyordu. Sorun, Türkiye'nin cari işlemler açığının 2006 yılında GSMH'nin yüzde 6.1'i gibi rekor bir orana sıçraması, bu açığı finanse edebilme endişesinin Türkiye'nin bu hovardalığını tetiklemesiydi. Ekim 2009'da Anayasa Mahkemesi yabancıların bu ayrıcalığını ortadan kaldırma kararı aldı. Ne var ki bu kararın ancak 9 ay sonra yürürlüğe girmesi bekleniyor, dolayısıyla yabancılar gününü gün etmeye devam ediyor.
Ekim sonu itibarıyla Türkiye'nin döviz rezervleri 71.2 milyar dolar.Kısa süreli borçları ise, 47.7 milyar dolar. Sözünü ettiğimiz Greenspan-Guidotti kriterine göre, Türkiye 23.5 milyar dolar fazla döviz tutuyor. Bunun maliyetine gelince, Hazine verilerine göre, dış borçların dolar cinsinden ortalama maliyeti yüzde 7.3, avro cinsinden de yüzde 6.0.Peki o zaman Türkiye niye kendini bu kadar yüksek rezerv tutmak zorunda hissediyor? Çünkü, 2008'de 44.7 milyar dolara kadar sıçrayan cari işlemler açığı 2009'da ilk 8 ay itibarıyla 6.6 milyar dolara çekilse de,ödemeler dengesi hala sinyal vermeye devam ediyor. Özellikle özel sektör dış borçlarını yenilemekte güçlük çekiyor. 2008 sonunda 186 milyar dolar civarında seyreden özel sektör dış borçları 2009'un ilk yarısında 177 milyar dolara geriledi. Buna karşın ihracat yüzde 29 azalışla 94 milyar dolara çekildi. Toplam Dış Borç/ İhracat oranı hem pay hem de payda düştüğü, ama paydadaki gerileme daha yüksek oranda gerçekleştiği için, rekor bir düzeye yüzde 242'ye yükseldi. Ödemeler dengesinin “net hata noksan” kalemindeki meçhul para girişleri de olmasa ekonominin hali haraptı.
İşte böyle bir durumdaki ülkenin sermayaye tek başına kontrol uygulaması çok zor. Mercek altındaki Brezilya Eylül 2009 itibarıyla 26.4 milyar dolar dış ticaret fazlası veriyordu.
Her ne kadar cari işlemlerde 17.6 milyar dolar açık varsa da ,16 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımı hemen hemen bu açığı finanse etmesine olanak tanıyor, portföy yatırımlarını cezbetmek için bir çaba sarfetmesi gerekmiyor. Üstelik, döviz rezervleri 231 milyar dolarla dış borçları aşıp Brezilya'nın net alacaklı konumuna terfiini sağladı.
Ne var ki Türkiye gibi iyice kırılgan ülkelerin varlığı, Tobin vergisi türü kısa süreli sermaye akımlarına küresel çapta uygulanacak bir vergiyi, dolayısıyla denetim mekanizmalarını zorunlu kılıyor. Uluslararası bir insiyatif geliştirilmeden Türkiye tipi ülkelerin kabadayılık yapma şansı pek bulunmuyor.
Peki bu tartışmalar çok mu önemli? Görüldüğü kadarıyla o denli önemli değil. Çünkü yeni bir finansal “kıyametle” karşılaşma olasılığı çok güçlü. Haliyle kıyamet koptuğunda tansiyonunuzun biraz kalkmış olmasının, şekerinizin limitleri bir parça aşmasının pek bir önemi kalmaz. Anti-kapitalist iktisatçıların bu yönde tahmin yürüttükleri biliniyor.
Sistem içi baykuşlardan Nouriel Roubini'nin 2 Kasım'da Financial Times'daki makalesini açanlar, dolar cinsinden borçlanıp, Türkiye gibi ülkelere akın eden sermayenin elbet bir gün çekilince arkasında nasıl bir enkaz bırakacağını tüm işleyiş mekanizmsıyla okumak fırsatını buldular.
Özetle, elle gelen düğün bayram değil.