Prof. Dr. Cem Eroğul, 27 Mayıs sürecini anlattı: “Demokrat Parti, demokratik bir düzen yaratmamıştır”
27.05.2018 10:11 BİRGÜN PAZAR
"Demokrat Parti’nin demokratik bir düzen yarattığı iddiası tam bir yalandır. 10 yıl boyunca basının gelir kaynaklarını iktidarın keyfi tutumuna bırakan resmi ilanlar kararnamesi daha 1951’de çıkarılmıştır. 1953’te, ana muhalefet partisi CHP’nin mallarına sorgusuz sualsiz el konmuş, ikinci muhalefet partisi Millet Partisi, sudan bahanelerle kapattırılmıştır"

Egemen Aldoğan

14 Mayıs 1950’de tek başına iktidara gelen ve bundan tam 58 yıl önce, 27 Mayıs 1960’da yapılan askeri müdahaleye kadar iktidarını sürdüren Demokrat Parti (DP) siyasi tarihte her zaman tartışmalı bir konu oldu. Kimileri Türkiye’nin demokratikleşmesinin mimarı olarak DP’yi gördü, kimilerine göre ise DP Türkiye’de demokratik olgunluğa büyük zarar veren bir siyasi partiydi. Türkiye’deki ilk siyasal parti monografisi olan Demokrat Parti kitabının yazarı olan Prof. Dr. Cem Eroğul ile DP dönemini ve 27 Mayıs’ı konuştuk. DP’nin büyük toprak sahiplerinin ve ticaret burjuvazisinin partisi olduğunu belirten Prof. Eroğul’a göre DP’nin demokratik bir düzen yarattığı görüşü tamamıyla yanlış. Demokrat Parti dönemine dair sorularımızın cevaplarını o dönemin en yetkin isimlerinden Cem Eroğul’dan alıyoruz...

>>Demokrat Parti, Türkiye siyasi tarihinde her zaman tartışmalı bir konu oldu. İktidardan uzaklaşmasının 58. yıldönümünde bir kez daha soracak olursak, siz Demokrat Parti’yi nasıl tanımlarsınız?
Demokrat Parti, kısmen kapitalist çiftçi haline gelmiş olan büyük toprak sahiplerinin ve başta büyük tüccarlar olmak üzere ticaret burjuvazisinin, iktidarı ele geçirmek amacıyla bir halk hareketini örgütlemesini sağlayan bir partinin adıdır. Demokrat Parti’nin bu ikili niteliği, yani bir yandan sömürgen sınıflara dayanması, öte yandan ise halkı siyasete sokan parti olması, bu partiye ilişkin olarak bugün dahi çekişme konusu olan zıt görüşlerin kaynağıdır. Sınıfsal içeriğe bakanlar, Demokrat Parti’ye gerici, halkçı biçime bakanlar ise ilerici demekte ısrarcıdırlar.

Demokrat Parti’nin hangi gelişmelerin ürünü olduğunu anlayabilmek için, elbette tarihe bakmak gerekir. Devleti batmaktan kurtarma kaygısıyla, Osmanlı önderleri, 19. yüzyılın başında ülkeyi modernleşme (yani kapitalistleşme) yoluna soktu. Gelişmiş Batılı devletler, Batılılaşmayı, imparatorluğu sömürgeleştirme koşuluyla desteklediler. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu bir yarı sömürge haline gelmişti. 1908 Devrimi, hem sömürgeleşmeye başkaldırma, hem de ülkeyi feodalizmden kurtarıp bir burjuva devleti kurma hareketiydi. İktidara el koyan İttihat ve Terakki, bilinçli bir biçimde, devlet desteği ile bir burjuvazi yaratma çabasını, Müslüman-Türk öğesi üzerinde yoğunlaştırdı. Kurtuluş Savaşı kazanılıp Müslüman-Türk öğeye dayanan bir ulus-devlet kurulunca, 19. yüzyılda başlayan kapitalistleşme çabası, bu ulus-devlet içinde sürdürüldü. Önce liberal iktisadi siyasetler denendi. 1930’lu yılların başlarında ise Türkiye, devletçilik siyasetini kullanarak, kamu sermayesi önderliğinde kapitalistleşme yoluna girdi.

Bu siyaset hem başarılı, hem de başarısız oldu. Gerçi devlet eliyle bir burjuvazi yaratıldı, ancak bu, Mustafa Kemal’in düşlediği, İngiliz, Fransız, Alman ya da Amerikan örneklerindeki gibi, kendi ulusunu ilerleme yolunda sürükleyecek, sanayileşmeyi sağlayacak önder bir burjuva sınıfı olmadı. Aracılıkla geçinen, ticarete ve büyük toprak sahipliğinin sağladığı sömürü olanaklarına sarılan, pısırık bir burjuvazi çıktı ortaya.

Burjuvazi, savaşta büyük vurgun yaptı
Türkiye II. Dünya Savaşı’na girmedi. Ancak savaş yüzünden, büyük bir iktisadi sıkıntıya düştü. Pazara dönük üretim yapan büyük toprak sahipleri ile onlara aracılık eden büyük tüccar, savaş sayesinde inanılmaz vurgunlar vurdu. Savaş bittiğinde, artık devletin gözetimi altında tutulmaktan rahatsız olan, devleti doğrudan doğruya kendi ellerine almak isteyen bir burjuvazi oluşmuştu. Ulusalcı küçük burjuva öğelerin yönetimi, sağlayacağı kadar yarar sağlamış, artık gereksiz bir yük haline gelmişti.

prof-dr-cem-erogul-27-mayis-surecini-anlatti-demokrat-parti-demokratik-bir-duzen-yaratmamistir-468312-1.


II. Dünya Savaşı sonunda, palazlanmış olan yeni burjuvaziye iktidara talip olma fırsatını veren esas gelişme ise, Sovyet talepleri karşısında korkuya kapılan ve iki kutuplu hale gelmiş bir dünyada ayakta kalmanın tek yolu olarak Amerika’ya sığınmayı gören İsmet Paşa’nın, Atatürk’ün ulusalcı çizgisini bir yana atma kararı oldu. Amerika ile ittifak kurmanın, NATO’ya girmenin mutlaka ödenmesi gereken bir bedeli vardı: 1) Dış siyaset kökten değiştirilecek, Türkiye merkezli ve bağımsızlıkçı bir siyasetten, Türkiye’yi Sovyetlere karşı Amerika’nın ileri karakolu haline getiren uyducu bir siyasete geçilecekti. 2) İktisadi siyaset kökten değişecek, devlet eliyle sanayileşme düşü ve planlamacılık bir yana bırakılacak, IMF üyeliğine, dış borçlanmaya, liberal dış ticarete, tarıma dayanan, demiryolları yerine karayolculuğu öne çıkaran, piyasacı ve yine uyducu bir siyasete geçilecekti. 3) İçeride, baskıcı tek partililikten vazgeçilecek, hiç değilse görünüşte Batılı, çok partili bir siyasal düzene geçilecekti.

İnönü fena yanıldı
>>Sizce DP ile CHP’nin birbiriyle kesiştiği ve birbirinden tamamen uzaklaştığı konular nelerdir?

DP, tam da CHP’nin aradığı muhalefetti. İki parti de, yükselen yeni burjuvaziye dayanıyordu. Ancak İnönü, DP’nin gelişmesinin uzun yıllar süreceğini, düzeni evcil bir muhalefetle sürdürebileceğini umuyordu. İşte bu noktada fena yanıldı. DP, İnönü’nün 1945’te başlattığı yeni sınıf siyasetine tamamen sadık kaldı, yasaları da zorlamadı; buna karşılık, inanılması güç sertlikte bir muhalefet yürüttü.

CHP, 1947’de yapılması gereken seçimleri bir yıl önceye alarak DP’nin hiç değilse bir dönem için önünü kesmeye kalkıştı. Bunun üzerine DP, Türkiye tarihinde görülmemiş tarzda yığınlara dayanan coşkun ve demokratik bir kampanya başlattı. CHP tam bir paniğe kapıldı. Sonuçta, 21 Temmuz 1946 seçimleri, baştan aşağı usulsüzlük içinde gerçekleştirildi.

DP’nin birinci büyük kongresi, 7 Ocak 1947 günü başlayıp 11 Ocak günü sabaha karşı bitti. Bu tam bir isyan toplantısı oldu. Sonunda da Hürriyet Misakı kabul edildi: ‘Yasalarda yer alan antidemokratik hükümler çıkarılacak, demokratik ve tam güvenceli bir seçim yasası yapılacak, parti başkanlığı ile devlet başkanlığı ayrılacak, yönetimin tarafsızlığı sağlanacak. Bunlar yapılmazsa, DP, gerekirse sine-i millete dönecek.’ Hürriyet Misakı’nı kongre, tarihsel önemini bilerek, ayakta ve alkışlarla kabul etti.

20 Haziran 1949’da toplanan ikinci büyük kongre, bu sefer Husumet Andı’nı kabul etti. ‘Hürriyet Misakı’nda istenenler karşılanmazsa, 21 Temmuz’da yapıldığı gibi reylere bir daha tecavüz edilirse, vatandaşlar meşru müdafaa durumunda kalacaklardır. O zaman da idare milletin husumetiyle karşılaşacaktır.’ Nihayet Aralık 1949’da CHP grubu havlu attı. Yeni seçim yasası, 16 Şubat 1950 günü, DP’lilerin de olumlu oyuyla kabul edildi: Seçimlerin yönetim ve denetimi yargıçlara bırakıldı. Gizli oy, açık sayım kabul edildi.

1957’den sonra baskı dayanılmaz hale geldi
>> Demokrat Parti’nin, otoriter ve baskıcı politikalara sonradan –özellikle de muhalefetin kışkırtmaları nedeniyle- başladığını savunan görüşler var. Sizce de durum böyle mi, yoksa DP, iktidarının ilk yıllarından itibaren bu eğilimlere sahip miydi?
Demokrat Parti’nin demokratik bir düzen yarattığı iddiası tam bir yalandır. 10 yıl boyunca basının gelir kaynaklarını iktidarın keyfi tutumuna bırakan resmi ilanlar kararnamesi daha 1951’de çıkarılmıştır. 1953’te, ana muhalefet partisi CHP’nin mallarına sorgusuz sualsiz el konmuş, ikinci muhalefet partisi Millet Partisi, sudan bahanelerle kapattırılmıştır.

prof-dr-cem-erogul-27-mayis-surecini-anlatti-demokrat-parti-demokratik-bir-duzen-yaratmamistir-468313-1.Demokrat Parti’nin iktidara gelir gelmez başlattığı “beyaz terör” on yıl boyunca hiç aksamadan sürmüş, solcu akımların en hafifine bile yaşama olanağı tanınmamıştır. Parti içi muhalefete de en ufak bir hoşgörü yoktur. 1953’te toplanması gereken büyük kongre toplanmamıştır. (Son kongre 1955’te toplanmış, DP ondan sonra artık hiç kongre toplamamıştır.) 1954 seçimlerinde muhalefete oy verdi diye, Malatya ikiye bölünmüş, Kırşehir ise ilçe haline getirilmiştir. Aynı yıl kabul edilen bir genel azil yasasıyla, hükümete, yüksek yargıçlar ile üniversite öğretim üyeleri dahil, beğenmediği her memuru keyfince işten atma yetkisi tanınmış ve bu işlemlere karşı yargı yolu kapatılmıştır. 1956’da kabul edilen bir yasayla, siyasal partilerin seçim zamanı dışında açık hava toplantısı düzenlemeleri yasaklanmış, kapalı toplantılar ise mahallin en büyük mülkiye amirinin iznine bağlanmıştır. Basına karşı hep daha baskıcı yeni düzenlemeler yapılmış, o günlerden DP’nin yıkılışına dek, cezaevine girmek muhalif gazeteciliğin olağan yazgısı durumuna getirilmiştir. 1957 seçimini de kazanan Demokrat Parti, içtüzük değişikliğiyle muhalefeti artık meclis içinde bile susturma yoluna gitmiştir. Ondan sonra baskı iyice dayanılmaz hale gelmiştir. Hele 1958 Irak Devrimi’nden sonra, Menderes her türlü ölçüyü kaçırmıştır. Ocak 1959’dan itibaren devlet radyosu, saatler boyunca, DP’nin kurdurduğu Vatan Cephesi ocaklarına kaydolanların adlarını saymaya başladı. Her türlü muhalefet amansızca eziliyor, üstelik halkın bu işlerden haberdar olmaması için durmadan yayın yasakları konuyordu. Sonunda, yayın yasaklarının yayınlanmasının da yasaklanmasıyla, 3 Mayıs 1959 günü, Cumhuriyet basın tarihinde ilk kez gazeteler beyaz sütunlarla çıkmaya başladı. Ertesi gün ise, ana muhalefet partisi başkanı İsmet İnönü, İstanbul’da havaalanından kente gelirken saldırıya uğradı. Rastlantı olarak orada bulunan bir askeri birlik müdahale etmeseydi, belki de linç edilip öldürülecekti. “Demokrat Parti demokrasisi” işte böyle bir şeydi.

Ama orada bile durmadı. Asgari demokrasi olan hiçbir yönetimde görülmeyecek biçimde, Nisan 1960’ta, Demokrat Parti çoğunluğu, ana muhalefet partisini ve muhalif basını soruşturmak üzere 15 kişilik bir komisyon kurdu. Bu komisyona, “Hükümetin bütün vasıtalarından istifade” yetkisini tanıdı. Komisyon çalışmaları gizli olacaktı. Komisyon kararlarına “her ne suretle olursa olsun” karşı çıkanlar bir ila üç yıl arasında ağır hapis cezası ile cezalandırılacaktı. O noktada artık Türkiye’de demokrasi tamamen bitmişti.

27 Mayıs, Batılılaşma sürecinin parçasıydı
>>27 Mayıs bir karşı-darbe miydi, ihtilal miydi, “Hürriyet Devrimi” miydi?

27 Mayıs’ın gerçek önemi, bir karşı-darbe olma özelliğinden çok, sınıfsal renginden kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 27 Mayıs’ın üç özelliği öne çıkmaktadır: 1) 27 Mayıs, Türk burjuvazisinin 1908’de başlayan ulusal demokratik devriminin son halkasıdır. 2) 27 Mayıs, Batılılaşma sürecinin bir parçasıdır. 1960’lı yıllar, Batı’da gönenç (refah) devletinin, tüm halkı kucaklama eğilimindeki bir demokrasi anlayışının, toplumcul demokrasinin doruğa çıktığı bir dönem olmuştur. O dönemde yapılan 1961 Anayasası’nın, yalnızca bizim değil, dünya anayasacılık hareketinin de bir doruğu olması buradan kaynaklanmaktadır. 3) 27 Mayıs, sivil-asker aydın küçük burjuvazi için de bir dönüm noktası olmuştur. Bu kesimin büyük ülküsü, Batılı bir yerli burjuvazi yaratma sürecine öncülük etmekti. Ancak, yeni kurulan demokraside burjuva düzeninin tehdit altında kaldığını gören sivil-asker küçük burjuvaların egemen kesimi, korkuya kapılan burjuvaziyle birlikte faşizme sarılmıştır. Böylece, 27 Mayıs, bu kesim için, yüzyıllık büyük düşlerinin hem doruğu, hem de sonu olmuştur.