Puslu liman
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Bir vakittir her yerde karşıma James Baldwin çıkıyor. Londra’da British Film Institute’ta bile, yönetmenlerle oyuncuların siyah beyaz kartpostalları arasında onun 1950’lerde New York’ta çekilmiş bir fotoğrafını bulup İstanbul’a getirmiştim. Kaybettim gerçi. Derken önceki gün Facebook’ta Halil Turhanlı, James Baldwin fotoğrafları yayınladı. “Hah!” dedim, “Geri geldi.” Demek ki 60’ların başında hayatıma giren Baldwin hep benimle kalacak. Ne mutlu!

Ama ben bu hafta bir yazardan değil de bir karakterden söz etmek istiyorum. Onunla da bir vakittir yakın bir ilişkimiz var. İki yıl dolmadı sanırım, Penguin Yayınları bir Maigret dizisine başladı. Ayda bir tane çıkartıyorlar, toplamda 75 Maigret macerası sevenlerine kavuşacak. Bunu okuyunca ister istemez gözlerim parladı sanırım, çünkü yanımdaki bir arkadaş durduk yerde “N’oldu?” diye sordu. Eh, daha ne olsun. Üstelik, iyi çevirmenlerle çalışmışlar. Bu 75 kitabın Simenon imzalı kitapların sadece beşte birini oluşturduğunu da hatırlatalım.

Simenon’un saygıdeğer müfettişi, polisiye seven biri olarak, gözdelerim içinde yer alır. Her şeyden önce, namuslu bir dedektiftir. Bazen kendince akıl yürüterek kitabın finalinde suçluya (genellikle kader kurbanıdır) ilişmez. Ama çoğunlukla davasını inatla sonuca bağlayan biridir. Son yıllarda bir şöhret patlaması yaşayan Sherlock Holmes’a hiç benzemez.

Müfettiş Jules Maigret, paltosu, şapkası ve piposunu yanından ayırmayan, bira içmeyi de seven iri yarı bir adamdır. Mazbut bir aile babasıdır. Eve dönmek, Madam Maigret’nin (Louise) güzel yemeklerini yemek onu daima memnun eder. İşyerinden yani Quai des Orfèvres’den çıkınca, eğer bir dava söz konusu değilse, dosdoğru Boulevard Richard-Lenoir’daki evine gider, ocakta her zaman bir güveç ısınır çünkü. Ama bu mazbut görüntü sizi yanıltmasın. Korkusuzdur, en düşmanca mekânlara pervasızca dalar. Bazen tanıklarla muhtemel suçlular onu eğlendirir, bıyık altından güler. Bir davayı çözerken belli bir metodu da yoktur, her şeyi üst üste dizer, biriktirir, bir sonuca varır.

Öte yandan, puslu limanlar, Flamanlar, aile içi cinayetler, dörtte kararan havalar, taşan nehirler bu aldatıcı ev mutluluğunu geri planda bırakıyor. Letonyalı Pietr, Flamanlar’ın Evi, Sarı Köpek gibi sevdiğim kitapların da Penguin Maigret dizisinde yer aldığını memnuniyetle söyleyebilirim.

Evet, sonuçta Penguin’in 75 tane Maigret basmasından memnunuz. Geçenlerde bir yazıda, kesesi sağlam olanlara göre olduğu söylenmişti de burun kıvırmıştım. Oysa bir süre uzak kaldıktan sonra yedi tane kadar alınca sayıyla kendime geldim. Elhak doğruymuş diyorum. Ayrı kalmamın nedeni de, Remzi’de yerlerinin değişmiş olması. Ben yeni yeri bulana kadar epeyce vakit geçmiş demek. Bundan sonra arayı açmamaya yeminliyim.

İnsan bazen kitapları hakkında konuşmayı seviyor. Bunda bir anormallik yok, kitap sevenlerin hepsi böyledir. Hele kitap fuarlarından sonra aldığım kitaplar hakkında konuşmamı engellemek pek kolay olmuyor. Facebook’ta arkadaşların iftiharla sunduğu kitaplar da bizi kıskandırmıyor değil. Ama yazar dostlarımın yeni kitapları çıktığını duyarsam, hemen gidip alırım. Bazen hayır sahibi arkadaşlarım (En başta Orçun olmak üzere) sahaflarla müzayedelerden benim seveceğimi bildikleri kitapları alırlar, pek makbule geçer. Yıkım da olmaz, çünkü ben nadir kitaplar peşinde koşan biri değilim çok şükür.