Radyoda biri var hep konuşur…
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
Çocukluğumu anımsadığımda, radyonun büyük yeri hemen belirgin biçimde çıkıyor ortaya. Anneanne, radyo, düşler… Çalışan anne çocuğu olmanın getirdiği keder… Fark ettim ki, yüzü gülse bile insanın, yüreğinin derininden taşan sızıyı bir türlü atamıyor

1

İçinde radyo olan bir roman yazarken, başka türlü de söyleyebilirim aslında, radyonun içinden taşan bir roman yazarken; radyoculuk yapmaya başlayacak olmak güzel rastlantı. Belki de bir çağrıydı bu! Şöyle bakıyorum da, izini sürdüğüm ve yoğun istek duyduğum her alana bulaştım. İnsan kendi olanaklarını zorlamalı, kapıları aralamaya çabalamalı. Tembelliğe hakkım yok…

Çocukluğumu anımsadığımda, radyonun büyük yeri hemen belirgin biçimde çıkıyor ortaya. Anneanne, radyo, düşler… Çalışan anne çocuğu olmanın getirdiği keder… Fark ettim ki, yüzü gülse bile insanın, yüreğinin derininden taşan, belleğe kazınan sızıyı bir türlü atamıyor. Bu yolla erişkin olmak söz konusu değil. Nedense içimde büyüyen bir anne özlemi vardır hep. Oysa yanı başımdaydı her zaman. Şu an yine öyle…

Yatılı okul kültürünü, gündüzlü olarak tattım. Arkadaşlarla yollar akşamları ayrılırdı. Biz evlerimize giderdik, bir mahpushane gibi kapanan demir, koca kapı kapanırdı ardımızdan. Solgun bakışlarıyla arkadaşlarımız yolcu ederdi bizi. Belleğimin o noktası, okul günleri, diri ve acılı. O bakışları, o solgun çocuk yüzleri, o demir parmaklıkları kavrayan çocuk elleri unutmam mümkün değil. Bir de bahçemize özenle döşeli, altın suyuna batırılmış sonbahar yapraklarını.

Radyo hep vardı o günlerde. Anneannem ve ben, bir dönem sonra kardeşim, sürekli kulağımız bize özel oyunlar kuran, öyküler anlatan o giz kutusundaydı. Güzel bir telaş… Bir süre radyoculuk yaptım ama bu kez farklı. Her gün ve canlı, sabahın telaşında olan insanlara anlatıcı olacağım…

2

Eskiden daha mı cesurdum yeni kararlar alırken? Zamanla insan korumacı bir tutum alıyor demek hayata karşı. Her sabah beşte kalkıp, köprüyü geçmek, ardından mikrofon başında iki saat konuşmak kolay değil elbet! En çok bu erkenci olma halini düşünüyorum. Bakalım nasıl olacak hayatı baş aşağı etmek! Bir yanıyla, günü yeniden kurarken, öte taraftan söz gelişi gece yaşantısından da vazgeçme kararı değil mi bu?

Gece yaşantısı deyince, artık meyhaneler hariç neredeyse hiç dışarı çıkmaz oldum. Evde okuma, yazma hallerinden söz ediyorum. Ben gece yazmayı becerenlerden değilim. İşçilik olarak görürüm yazmayı. Sanırım bu yüzden de aydınlığın zihnime, kalemime katkısı oluyor. Okumayı seviyorum geceleri. Kimi zaman okumaktan daha ciddi ne olabilir, diye düşünürüm. Eminim benim gibi çok kişi kapılmıştır bu hisse. Kısa bir ömür ve insanlığın ürettiği milyonlarca sayfa. Yetişmek mümkün değil!

3

radyoda-biri-var-hep-konusur-202764-1.

İmza ve söyleşilere katılmak yorucudur. Sizi bekleyen insanlara anlamlı, değerli, iz bırakan bir cümle kurmak kolay değil. Bir yandan bunu tartar insan, öte yandan zaten bataklığa döndüğünü bildiği memleketin düşün ortamında bunu görev sayar ve düşer yola! Yol deyince, ne değerli bir sözcük bu…

Yolculuklar beni tedirgin ederdi geçmişte. Şimdi daha kolay koyuluyorum yola! Bu kez de isteğim pek yok gerçi! Yer değiştirmekten hiç hoşlanmazdım. Şimdi üşengecim. Yola çıkmamak için kırk dereden su getiriyorum. Bir de insanlara ‘hayır’ diyememenin sıkıntısı var içimde. Bir öneri geldiğinde geri çevirmeyi kabalık sayıyorum, zaman yaklaştıkça bir pişmanlık yerleşiyor içime, ama varınca o daveti yapanların yanına genellikle “iyi ki geldim” diyorum. Yine öyle oldu…

Söke’ye daha önce hiç yolum düşmemiş.

Söke Belediyesi, edebiyatçılarla halkı buluşturmak gibi değerli bir görev üstlenmiş. Küçük, sıcak bir salonda okurla buluştuk. Her yan mucize dolu sanki. Kitaplarımı okumuşlar, gazete yazılarımı da… Televizyon programlarım iz bırakmış. İyi geliyor insana ne yalan söyleyeyim.

Bir köy kahvecisiyle tanıştım. Mekânına kütüphane yapmış kendi çapında. Şimdi üç bin kitaba ulaşmış. Bir de kampanyası var: “Kitap okuyana çay bedava!” Yemek yerken bize garsonluk yapan bir genç kadınla söyleştik. Öğrenciymiş, bir yandan da çalışıyormuş. Baktım diğerleri de öyle. Aydınlık insanlar. İrem’ler, Devrim’ler bitmez…

Söke’ye yine gideceğim. Davet aldım.

4

radyoda-biri-var-hep-konusur-202765-1.

Teknolojik aygıtların başımızı nasıl belaya soktuğunu yine yaşadım. Birkaç yıl önce, sayfalarca yazdığım bir kitabı, bir tuşa basarak çöpe göndermeyi becermiştim! Sonra birçok arkadaştan yardım alarak, nasıl olduğunu kavrayamadığım biçimde, bir kısmı geri geldi. Bir kısmı! Pek çok insan için bu yaptığım gülünç, sorduğum sualse ahmakça gelecek, biliyorum. Ama böyle…

Geçen gün, uzun aradan sonra hevesle ve keyifle koca bir bölüm yazdım romana. Okudum, düzelttim ve yeni sayfa açtım, yeni bölüme giriştim heyecanla. Sonra… Döndüm baktım ve tüm yazdıklarım uçmuş. Evin içinde ne denli deli dana gibi dolansam, yardım için herkesi başıma çağırsam da başaramadım yazdıklarımı geri getirmeyi. Açıkladılar neden olduğunu ama umurumda mı?

Bazen kendine bahane bulur insan. “Nasılsa daha iyisini yazacağım için prova oldu bu” diye avuttum kendimi. Gerçi, geçen sefer yeniden yazmak iyi gelmişti bana. Bu satırları söylenerek yazıyorum. Aptallığıma kızıyorum, kâğıdın ve kalemin kıymetini bilmeyen insanlığa kızıyorum!

Koltuğum cam kenarında. Yanımda defterlerim, kalemlerim, kitaplarım var. Kendime bir ada kurmuş gibiyim. Üstelik bilgisayarı daktilo olarak kullanan biriyim ben. Beceriksizliğim bundan.

Romanın koca bölümü kayboldu. Kayıp roman…

5

Nilgün Marmara’nın “Defterler”inden sonra, dönüp yeniden “Daktiloya Çekilmiş Şiirleri”ini okudum. Seksenlerde merak edilen konular, entelektüel ortam “Defterler”de ayrıntısıyla var. Şiirlerde de bunun yansımasını görüyoruz. O yıllara sığmayan belki de zamana sığmayan bir kadın Marmara. Bugün hakkında yazıp çizenlere bakınca, benim gördüğüm ve algıladığımla ne büyük uçurum olduğunu fark ediyorum. Şairin kendine ait, o baş döndüren yalnızlığından kimse söz etmiyor. Bu anlaşılamamak, toplum dışı olmak falan değil. Genç bir kadının zırhlı, bir o kadar da geçirgen ruhundan söz ediyorum. Güçlü ve kırılgan…

Şiire yaklaştıkça hakiki olanla, kimlik kartı olarak yaratılan arasındaki farkı hemen görüyor insan. İmge denizinde boğuluyor bir yanıyla Marmara. Öte taraftan bu yetersizlikle yanıyor, tutuşuyor. Genç bir kadın… Biraz direnebilse, o gençliğin taşkın hallerine çalım atsa, bence upuzun bir ömür yaşar, biraz da olan bitenle alay ederdi. Hayranlığım iradesinin gücüne, tesirine…

Geç vakti aşkımın
bile değil gözlerimden
köpüren altın tozu.
Kış vakti tin sızımın
bile değil burnumdan

dağılan sır uykusu.
Gün vakti sevgimin
bile değil ağzımdan
şenlenen lav kuyusu.
Dar vakti yaşamımın
bile değil ellerimden
uzayan kar büyüsü.
Hız vakti oluş’umun
bile değil yüreğimden
savrulan kır utkusu.
Uçtum melek gölge çiftliğinden ya,
Artık yükselemez ay dönmüyorum çünkü
en uzun süreden.

6

radyoda-biri-var-hep-konusur-202766-1.

James Joyce tuhaf ve gerçek aykırı bir adam! Bir yazarın zihninin sınırlarını nasıl zorladığına ve açığa çıkardığına dair mükemmel bir örnek… Kurduğu dili çoğu zaman kendinin de kavradığından kuşkuluyum. Belli ki zihninin olanaklarını, belki olasılıklarını demeliyim, bilerek ya da sezgiyle arıyor. Şairce bir yaklaşımı var… Şair bence…

“Ayaktakımının Günü” adlı denemesine bir alıntıyla başlıyor. “Nolan “Birisi halk yığınlarından tiksinmediği sürece gerçeğin ve doğrunun âşığı olamaz” der ve sanatçının da, her ne kadar kalabalıklardan faydalansa da kendisini sıradan insanların arasında izole etmeyi başarması gerektiğini savunur.”

Kalabalıkların yazarının/sanatçısının esir olduğu doğru. Bayağılığa bulandıkça, kendini yalnız hissetmesi de doğal. Mesele bu dayanılmaz yalnızlığa nasıl karşı konulacağıdır. Yazarak mı?

7

Hukuk yok. Hukuksuz yaşamayı öğreniyor bir toplum. Bunu ilginç buluyorum. Hırsız girse evinize, polise gitseniz, o âna dek düşünmediğiniz bir sebepten dolayı siz tutuklanabilirsiniz. İşte bu şahane! Bu topraklarda nasıl oluyor da “absürd/saçma” kendiliğinden kök salıyor. Bu fevkalade garip bir yaşam biçimi! Mahkemeler çalınmış.

Çıldırmamak için veya tersine aklımızı tamamen yitirmek adına okuyup, yazıyoruz. Güncel olanın kayığına binip, vuracağımız o sert dağın eteklerini görmeden ilerliyoruz. Bir toplum intihar eder mi? Eder. Kimi buna yazgı der, kimi bu salaklığa katlanamadığı için ölmeyi seçer.

“Çalışmak bizi korur ve kurtarır” tezi doğrudur. Ama hangi çalışmak? Bir de bedenin isyan etmesi var ki!.. İşte o fena. Bel ağrısı, derken eklem yerlerindeki yıpranmalar… Gözün giderek sadece kendi bildiğini görmesi… Yani başka bir körlük…

Kış geldi. Soğudu buralar.