Rauf Mutluay: Bir çağ yangının ortasında Türkçeye, halk kültürü kalıtına adanmış bir ömür
05.02.2017 09:20 BİRGÜN PAZAR
Gelecek güzel günlerin mutlak “gelen günde” olduğuna inanan genç devrimcilerdik. Rauf Mutluay‘ın yazıyla, edebiyatla araya mesafe koyduğu söz konusu zaman kesiti bizim için bu topraklarda halk adına üretilmiş ne varsa hepsini mümkün olan en kısa zamanda kavrayıp öğrenme ve kendi yazımızı kurma zamanına denk geliyordu

LEVENT TURHAN GÜMÜŞ

Rauf Mutluay‘la ilk karşılaşmamız, daha doğrusu ismini ilk duymam soğuk bir kış ikindisine rastlar. Metris Cezaevi‘nin “Sibirya” tabir edilen bölümündeki koğuşlardan birinde kalıyorduk. Uzun sürmüş açlık grevlerinden birinden yeni çıkmıştık. Her gün sabah akşam süren operasyonlarda talan ettikleri kitaplarımız geri verilecekti ve dışarıdan yeni kitaplar alabilecektik. Kazanımlarımızdan biri buydu. 12 Eylül öncesinin doğrudan devrime odaklı gündelik pratiği yoğun okumalara olanak tanımamıştı. Bilimsel sosyalizmin, farklı okuma disiplinlerinden beslenmesi gerektiğini bilmemize rağmen, işin sosyal bilimler ve sanat kısmı çoğumuz için eksik kalmıştı. “Hapisane“ye varıldığındaysa yine birçoğumuzun zamanı hem vardı hem yoktu. Bir an önce açıklarımızı kapatmak, türlü bilim dallarının, sanat kollarının özüne vakıf olmak istiyorduk. Çoğu mahpus gibi ben de şiirler yazıyordum. Nâzım‘ın kitapları bazen içeri alınıyordu bazen yasaktı. Ezberimizde olanları yazıp çoğaltıyorduk. O yüzden ara kazanım dönemlerinde içeri sokabildiğimiz kitaplar çok kıymetliydi. Sınırlı sayıda kitaptan yüksek verim elde etmek zorundaydık. İyi ama doğru kitap ya da kitaplar hangileriydi? “100 Soruda” dizisini işte o dönemlerde yeniden keşfettik. 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, 100 Soruda Devletçilik, Fransız İhtilali, Ortak Pazar ve Türkiye, Din ve Siyaset, Sanayileşme ve Türkiye… Liste uzayıp gidiyordu. Daha önce mutlaka alınmalı kaydıyla not düştüğüm kitaplar da vardı. Ayrıca, ailelerimizin zayıf mali durumunu göz önünde bulundurarak fazla yüklenmemek gerekiyordu. Zor bir karardı ama sonunda kararımı vermiştim. Sanat ve edebiyat kuramı üzerine okuma yapacak; beni şiire götürecek, halk şiirinin kaynaklarına ilişkin felsefi ve sosyolojik açıdan besleyecek kitapları tercih edecektim. 100 Soruda Türk Folkloru, Pertev Naili Boratav. Eleştiriye Beş Kala, Bedrettin Cömert. 100 Soruda Türkiye'nin Kırsal Yapısı, Cavit Orhan Tütengil. Köroğlu Kolları, Ümit Kaftancıoğlu. Tanzimattan Günümüze Kadar Türk Şiiri, Rauf Mutluay.

Hayatları ve ölümleri arasında tuhaf kesişimler olan ilginç bir yazarlar toplamını tercih ettiğimi sonradan fark edecektim:

Cömert, Tütengil ve Kaftancıoğlu 12 Eylül öncesinde faşist saldırılar sonucu öldürülmüş değerli aydınlarımızdandı.

Bedrettin Cömert, Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü'nde öğretim görevlisiydi. 11 Temmuz 1978 tarihinde öldürüldüğünde, Tüm Öğretim Üyeleri Derneği'nin başkanlığını yürütüyordu. Aynı zamanda, yazdıklarını yeterli görmeyen tevazu sahibi şairlerdendi. Sanat ve edebiyat kuramıyla ilgili telif ve çeviri çok sayıda kitap ve çalışmanın altında imzası vardı.

Cavit Orhan Tütengil, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde öğretim görevlisiydi. 7 Aralık 1979‘da öldürüldüğünde temel ilgi alanı olan gelişme sosyolojisi üzerine çalışmalarına devam ediyordu. İyi bir öğretmen, iyi bir akademisyendi. Köy Enstitüleri üzerine, az gelişmişlik ve Türkiye‘nin kırsal yapısı üzerine çok sayıda araştırması bulunuyordu.

Ümit Kaftancıoğlu, Ardahan Hanak doğumlu, Cilavuz Köy Enstitüsü mezunuydu. Asıl adı Garip Tatar'dı. İsmine esin kaynağı olan halk ozanlarından türkü, masal ve efsaneler dinleyerek büyümüştü. Türkçe öğretmeniydi. Yazardı. Çok sayıda yayımlanmış öykü, roman ve çocuk kitabı bulunuyordu. 11 Nisan 1980 tarihinde öldürüldüğünde TRT‘de yapımcılık görevini sürdürüyordu.

Cömert, Kaftancıoğlu ve Tütengil hoca; hepsi aynı şekilde evlerinden işyerlerine, yani bilimin aydınlığından süzdükleri düşüncelerini öğrencilerine aktarmak için okullarına giderken, okul yolunda öldürüldüler. Tesadüf değil; seçilen yöntem, seçilen kişiler, hiçbiri tesadüf değildi.

rauf-mutluay-bir-cag-yanginin-ortasinda-turkceye-halk-kulturu-kalitina-adanmis-bir-omur-241603-1.

Hepsi Türkçeyle, Türk diliyle, bilimle, sanat ve edebiyatla ilgili, aydınlanmacı ve eşitlikçi değerlere gönül vermiş, o dönem coşkulu bir sahiplenme duygusuyla söylenen ifadeyle halkın has evlatlarıydılar.

Rauf Mutluay da o has evlatlardan biriydi. İstanbul Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunuydu. "Öğretmen yazarlar“ olarak anılan eğitmenler kuşağının son temsilcilerinden, çok değerli bir araştırmacı ve bilim emekçisiydi. 1980 öncesi aydınlanma hareketinin seçkin temsilcilerine yönelen imha mekanizmasının eylemlerinden onun da kendine düşen payı aldığını hapishanede, aynı davada birlikte yargılandığımız 68‘li bir abimizin anlattıklarından öğrenecektim. Cumhuriyetçi ve ilerici aydınların peşi sıra katledildiği, faşist kıtal çetelerinin köylerde, kasabalarda terör estirdiği 1979 yılında Mutluay da saldırıya uğramıştı. Bir apartmanın giriş katında ikamet etmekteydi. Pencereden atılan içi bomba yüklü çantayı evin en küçük oğlu her nasılsa kapıp geri fırlatmayı başarmış, bomba evin dışında büyük bir gürültüyle patlamıştı. Ne evdekilere ne de o an sokaktan geçenlere büyük şans eseri zarar gelmemişti.

Dönemin önemli eleştirmenlerinden, andığımız “100 Soruda” dizisinin yayıncısı ve yakın dostu Fethi Naci‘ye göre söz konusu patlama, Mutluay da büyük bir tahribat yaratır. Hoca içine kapanır; o müthiş üretken, iyi ve dürüst öğretmen artık yazmaz, üretmez olur.

Gelecek güzel günlerin mutlak “gelen günde” olduğuna inanan genç devrimcilerdik. Rauf Mutluay‘ın yazıyla, edebiyatla araya mesafe koyduğu söz konusu zaman kesiti bizim için bu topraklarda halk adına üretilmiş ne varsa hepsini mümkün en kısa zamanda kavrayıp öğrenme ve kendi yazımızı kurma zamanına denk geliyordu. Hocanın önce “100 Soruda” dizisinden çıkan kitabını, daha sonra da Türk Halk Şiiri Antolojisi‘ni aldık, okuduk, inceledik, notlar aldık. Bu anlamda, öykünen dilimize, “görüldü” kaşeli uzun mektuplara yazdığımız şiirlere, acemi deneme metinlerine ve belki kendi çapında iddialı eleştiri çiziktirmelerinin bir bölümüne mutlaka eli değmiştir yazdıklarının.

Ayrıntı Yayınları‘nın şiir dizisinde yeni basımı yayımlanan Türk Halk Şiiri Antolojisi dolayısıyla yeniden hatırlamış oldum yukarıda yazdıklarımı.

Anlattığım dönemde ünlü “Sibirya” koğuşlarından arkadaşımız olan şair Emirhan Oğuz'un sunuş yazısında belirttiği gibi, antoloji Öksüz Dede’den Âşık Kerem'e, Gevheri'den Sümmani'ye, Emrah'tan Dadaloğlu'na, Karacaoğlan‘dan Âşık Veysel‘e 20 Âşık‘ı, 20 büyük Ozan’ı kapsayan devasa halk şiiri hazinemizin en parıltılı örneklerini içeren seçkin bir hacim.

rauf-mutluay-bir-cag-yanginin-ortasinda-turkceye-halk-kulturu-kalitina-adanmis-bir-omur-241604-1.

Mutluay, Türk Halk Şiiri Antolojisi‘nde uzunca bir giriş yazısına yer verir. Halk edebiyatını, “halkbilim” olarak folklorun kavramsal açılımlarını ele alır. Kitabı hangi ilkelere göre hazırladığını açıklar. “Âşık”, “saz şairi”, “ozan” kimdir sorularını sorar, yanıtlar verir. Âşıkların ortak özelliklerini vurguladıktan sonra “koşma”, “güzelleme”, “destan”, “koçaklama”, “ağıt” nedir, kısaca bu türlere değinir. Yaygın olarak kullanılan biçimleri, ölçü ve uyakları anlatır. Geleneğe bağlı kalan sözlü edebiyatın daha üstün ürünler yaratamamış olmasının altını yazıklanarak çizerken yüksek zümre sanatına karşı göstermiş olduğu direnci takdirle karşılar. Aralarında M. Fuat Köprülü, Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Eflatun Cem Güney ve Tahir Alangu›nun da bulunduğu bilim emekçilerini ve sözlü edebiyatı göz nuru dökerek yazıya geçiren binlerce kişiyi saygı ve şükranla anar.

Halk şiiri, halk edebiyatı bir derya, muazzam bir kültürel kaynak. Bunun farkına vardığım ilk günden beri, iyi bir şey yazdığımı düşünüp sevinç duyduğum her seferinde dönüp kendime, Rauf Mutluay‘ın da düstur edinmiş olduğu, ”kim var imiş biz burada yoğ iken" (1) sorusunu sorar; insanlık değerlerini geliştirip tutundurma mücadelesinde bizden önce geçenlerin emeklerini saygıyla yâd ederim.

Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancıoğlu; hemen hepsi “bizden önce geçmiş” bir aydınlanma kuşağının seçkin temsilcileriydiler. Rauf Mutluay, belki de içe kapanmış olmasının da etkisiyle, bu "çalışkanlar kuşağı" içinde emeği ve önemi en az bilinenlerden biri olarak kaldı.

Hayatta herkesin bir görevi, yükü olduğuna, önemli olanın onu taşıma şekli olduğuna inanan Mutluay Hoca, “üstlendiği yükü, yani öğretme eylemini, kesintisiz devam eden bir‚ birlikte öğrenme‘ etkinliğinin parçası sayan alçakgönüllü bir anlayışla taşıdı.” (2) Aydınlanma geleneğinin tevazuyu elden bırakmayan bir temsilcisi olarak eleştirel akla dayalı bir edebiyat kuramının anlaşılmasını kolaylaştıracak kitaplar yayınladı. Bu topraklarda merkez ya da saray edebiyatı olarak da tanımlanabilecek öykünmeci ve itaatkâr sanat anlayışına itibar etmeden yoksulluk içinde halkın gündelik hayatını sesleyen, umutla çoğaltan şairleri, âşıkları ve yazarları keskin bir gözlemle, romantize etmeyen gerçekçi bir bakış açısıyla yazıya aktardı. Baskılara göğüs gerdi, baskıya göğüs gerenlere yoldaş oldu. Birebir tanıdığı insanların, dostlarının öldürüldüğünü gördü; işkencelerden geçirilip zindanlara tıkıldığına tanıklık etti.

2016 Türkiye’sinde, döneme özgü farklılıklar taşımakla birlikte 1980 öncesine benzer bir süreçten geçiyoruz. Kırk yıl sonra geriye dönüp baktığımızda bütün bu olup bitenle, cehaleti kutsayan aydın düşmanlığıyla dün olup bitenler arasında bir bağ kurabiliyoruz. Bir süreklilik durumu söz konusu. Örgütlü ve örgütlenmiş kötülük dün olduğu gibi bugün de biat etmeyene, itiraz edene, baş kaldırana var gücüyle saldırıyor. Kalıtçısı olduğumuz halk kültürüyse, her şey olup geçtikten, şiddet dalgası geri çekildikten sonra tarih sayfalarında kalanların, halkın gönlünde yer edenlerin sadece “ferman padişahınsa dağlar bizimdir" diyenler olacağını anlatıyor.
Pertev Naili Boratav‘lar, Rauf Mutluay‘lar işte bu yüzden, halkın yüzyıllar ötesinden gelen sözünü, sesini, dilini bize ikirciksiz bir bakış ve anlatıyla taşıdıkları için kıymetli.

Antolojinin giriş bölümü bir tür niyet beyanı olarak da kabul edilebilecek şu cümlelerle bitiyor: “Bir halk şiiri antolojisinin, yüzyıllar sonunda bazı gerçekleri buldurması istenirse -ki istenir-bu, okuyanlarca o şiirlerdeki eksiklerin, yapılmamış görevlerin, yerine getirilmemiş sorumlulukların ve bunların nedenlerinin aranması, bulunması, bilinmesidir diyebiliriz. Bu kitabın böyle bir hizmet göreceğini düşünmek bile karşılar bu emeği.“(3)
Tevazu. Halka karşı duyulan büyük sorumluluk. Sahiplenilerek tamamlanmayı bekliyor.

Dipnotlar:
(1) Karacaoğlan, “Şu Yalan Dünyaya Geldim Geleli”, Türk Halk Şiiri Antolojisi, Ayrıntı Yayınları, Ocak 2016, s. 250.
(2) a.g.y, Sunuş, s. 9.
(3) a.g.y, Giriş, s. 57.