“Recep Tayyip Muğlalı”
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR
Başlığın patenti yazı işleri müdürümüz Barış İnce’ye ait... Aslında herkesin ahkâm kestiği son hadise, Roboski katliamı da özetlenmiş oluyor böylece.

Yani Kürtler söz konusu olunca, tepe makamlardaki herkes aynı soydan geliyor. Şaptan şeker olmuyor, olamıyor. Mustafa Muğlalılar ve Recep Tayyip Erdoğanlar arasında fark kalmıyor... Hele BirGün’ün dün manşetten verdiği “Sınır kaçakçılığı da devlet denetiminde” başlıklı Onurkan Avcı haber-analizini okuyunca...

Mustafa Muğlalı kimdi? Bilen pek yoktur ama Ahmet Arif’in “33 kurşun” şiirini bilen mutlaka çoktur.

Aslında bu Muğlalı Paşa’dan daha önceleri söz etmiştim: Sene 1943 idi... Mehabat Kürt Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemde bu coğrafya müthiş hareketliydi. Van Valiliği zamanın İçişleri Bakanı Recep Peker’in de onayıyla gizli bir karar almıştı. Bölgede jandarmanın kontrolünde, devletle resmen ilişkisi gözükmeyecek tarzda bir çete kurulacak ve bununla hayvan kaçakçılığıyla da iştigal eden Kürtlere misilleme yapılacaktı. Ancak Ankara bu kararından kısa sürede vazgeçti. Van Valiliği de Özalp Kaymakamı’na çetenin dağıtılması emrini verdi. Lakin Kaymakam bu işten nemalanıyordu. Toz duman içindeki günlerde 40 kadar Kürt köylüsü gözaltına alındı, ama mahkeme bunların çoğunu serbest bıraktı. Daha sonra bir sürü söylenti üzerine Genelkurmay, 3. Ordu Komutanı Mustafa Muğlalı’ya bölgeye gitmesini bildirdi. Özalp’e gelen Paşanın emriyle, serbest bırakılan 35 kişi tekrar gözaltına alındı ve biri kadın biri 11 yaşında çocuk 33 kişi “dağların kuytuluk bir kenarında” kurşuna dizildiler. Bu olay duyulmasına rağmen işlem yapılmadı. Ancak 1946’da çok partili dönemle birlikte tekrar gündeme geldi. Yargılanan Muğlalı, önce ölüm cezasına ardından da hafifletici nedenlerle 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Karar Askeri Yargıtay tarafından bozulduysa da, Muğlalı yeni yargılama başlamadan 11 Aralık 1951’de cezaevinde öldü. 2004 yılına gelindiğinde ise Özalp ilçesindeki jandarma sınır taburunun adı Mustafa Muğlalı Kışlası oldu. Paşa, savunmasında, “Kürtlere ilişkin davranışları normal kurallar altında çözmek imkânsızdır,” demişti. Muğlalı böylece “mağdur kahramanlar” arasında yerini almış; hatta bu, bir “sendrom” haline dönüştürülmüştü. Askerlerin çeşitli dönemlerde (12 Eylül ve 28 Şubat öncesinde) “sorunları çözeriz, ama Muğlalı Paşa olmak istemeyiz” dedikleri, rivayet olunmuştu. Böylece siyasi literatüre “Muğlalı paşa sendromu” kavramı da katılmıştı.

Amma velakin bu Muğlalı sendromundan artık eser yok: Sivil paşalar bile “Vurduysam vurdum, operasyon kazası, zaten o kaçakçıların orada ne işi var!” diye kestirip atıyor. Bu lakırdılarla sorumluluktan yan çizene, kimse bir şey diyemiyor.

Çoğu çocuk yaştaki 35 cana kıyılmasında öncelikle akla Ahmet Arif’in “33 kurşun” şiirinin gelmesi boşuna değil. Çünkü 33 kurşun ve 33 yoksul Kürt köylüsü hiç unutulmamıştı; oysa Mustafa Muğlalı “unutulmasın” diye adı kışlaya verilmişti. Son “açılım” vesilesiyle adı kapıdan da silindi... Meğer yerine “Recep Tayyip Muğlalı” yazılacakmış, onun için silinmiş! 35 Kürt köylüsü de elbette hiç unutulmayacak... Ve illa ki bu 35 Kürt köylüsü her akla geldiğinde, “Recep Tayyip Muğlalı” da hatırlanacak...

Şimdi tepedekiler bu köylülerden söz ederken ha bire “kaçakçı” demişlerdi ya, BDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü onlara aslında tokat gibi verdi cevabı: “Kaçakçılık olarak adlandırılan şey yurtları bölünmüş insanların karşılıklı olarak alışveriş yapmasıdır!”

Zaten liberal ekonominiz ne diyordu? “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler!” Ama Kürt iseler geçmesinler. Öyle mi? Liberal ekonominize tüküreyim sizin.

Liberal ekonomiymiş. Böyle olduğu için de AB “temsilcisi” Egemen Bağış “Bu olay kaçak sigara olayının masaya yatırmak için fırsat” demiş. İtiraf etmiş: Fırsatçılarmış. Yandaş basınları kem küm ettikten sonra bu kaçakçıların PKK ile ilişkisini filan kurcalamış. Yandaş basınmış! Ne yandaşı be, düpedüz “besleme basın” bunlar ve kanla da besleniyorlar...

Bu arada Erdoğan besleme basından Baransu’yu azarladı, “yazarlık yapan cambazlar var!” dedi. Yani? Uludere’yi bırak cambaza bak! Baktık: Başbakan haklı, Baransu hakikaten cambaz... Nitekim kendisi de kabul etti, “bir ipte iki cambaz oynamaz” diye koydu postasını başbakana... (Cambazlardan biri cemaat diğeri AKP mi?)

Ancak Uludere’ye, Roboski katliamına bakmaktan vazgeçmeyeceğiz: Hani Kürtler ile Türkler arasında bir fark yoktu, istedikleri her şey olabiliyorlardı, hatta cumhurbaşkanı bile olabiliyorlardı? Evet olabiliyorlarmış. Ama tek bir şey hariç: yurttaş olamıyorlarmış, vatandaş sayılmıyorlarmış.

Tarihsel bir burjuva riyakârlığı vardır. Demokrasi dediklerinde bunun anlamı, “burjuvalar için demokrasi emekçiler için diktatörlük” demek olur ya, AKP de artık hakikaten dört dörtlük bir burjuva partisi olabildi. Duyduk, okuduk ki, yine tazminat ödeyip özür filan dileyeceklermiş. Yine “pardooon” diyeceklermiş. Ama biz de diyeceğimizi peşinen söylemiştik:

Pardon icat olalı burjuvalar çoğaldı…