Refakatçim Maigret
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Sevgili festivallerimden, ille de kimi gösterim ve dinletilerden uzak kalmama neden olan sağ dizim, terbiyesini takınmış durumda. Son günlerde, kıkırdak diye bir şey kalmamıştı, kemikler takır takır birbirine vuruyordu. Şimdi protezli hayata alışma aşamasındalar. Amerikan Hastanesi’nde ameliyat olalı, on beş günü geçti. Sevgili hocamız Prof. Dr. Mehmet Demirhan’a ve benimle ilgilenen bütün doktorlara teşekkür ediyorum. En çok da, “Hayatta yürüyemem” korkusu içinde kıvranırken, sükunetiyle beni cesaretlendirip pıtır pıtır yürüten Dr. Özgür Koyuncu’ya... Şu anda baston yardımıyla aynı faaliyeti sürdürmeye çalışıyoruz. İznimizin nedeni buydu, yani...

Ameliyat günü ile ertesi gününü hiç hatırlamıyorum, gelenleri de. İyi-kötü kendime geldiğimde aklımda tek bir soru vardı: “Bana kim limonlu lokum getirdi?” Daha önce hiç yememiştim çünkü. Orada yedim mi, bilemiyorum. Getiren Müren’miş, lokum da pek güzelmiş, sonra yedim. Üçüncü ve dördüncü günlerden bir şeyler hatırlıyorum ama bir türlü doğru lafları bulamıyor, “Uyudum,” diyeceğime “düştüm” diyordum, mesela. Her şeyi birbirine karıştırıyordum. Beşinci günle birlikte sonda ve kateterimden kurtuldum, tuvalete gittim, yıkandım ve ilk kez yürüdüm. Yeniden doğma günü!

Ama bütün bunlar olurken, değişmeyen bir şey vardı. Maigret kitabımı anlamaktan acizdim. Her zamanki gibi kitaplarla gitmiştim hastaneye. İlk önce Penguin’in Maigret serisinden çıkan “The Saint-Fiacre Affair / La Messe de Saint-Fiacre”i okurup bitiririm diyordum. Simenon severim, hele Başmüfettiş Jules Maigret’yi... Yetmiş beş Maigret kitabının hepsini yayınlamaya karar veren Penguin, üçte birini halletmişti bile. En kolay onu okurum diye düşünmüştüm. Anladığım kadarıyla edebiyatla ilgili herkes bu ilgisini hastanelerde bir şekilde sürdürüyor. Kitap yazacak halim yok, ama bir-iki tanesini okumama ne engel olabilirdi ki?

Her şey... Ameliyat olduğum günden itibaren “Kitabım da kitabım” diye tutturdum. Buluyorlar, veriyorlar, üç satır okuyup uyuyorum. Ya da üç sayfa okuyup elden gidiyorum. İlk üç günde kitaptan hiçbir şey anlamadığımı görünce çok utandım. Alt tarafı, sevdiğin bir yazarı okuyorsun. Dördüncü gün, bütün gayretime rağmen, Maigret’nin doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği yere geri döndüğü ve onu çağıran olmadığı halde bir esrara ucundan köşesinden dahil olmaya çalıştığı dışında hiçbir şey bilmiyordum. Peki dedim, kitabın sonunu okuyayım, katilin kim olduğunu falan anlarsam belki neler olup bittiğini de kavrarım. Hah! Katili keşfedince kitabı da çözmek bir yana, okuduğum sondan bir önceki çözüm bölümünde katili de bir türlü anlayamamıştım. Pes artık!

Son gün, öğlen ertesi çıkana kadar okurum diye niyetlendim. Nerde? Sonunda esrarını koruyan kitabımla eve döndüm. Ve nihayet okudum. Anlamayacak hiçbir şey olmadığı gibi, Penguin dizisindeki en iyi Maigret kitaplarından da biriymiş meğer.

Demek ki hastaneye ameliyat geçirmek için yatıyorsan, ameliyat da biraz ciddiyse, yanına kitap almamakta fayda var. Hoş, televizyon da izleyemiyordum ya. Genellikle günüm gecem “Ya sonda ben fark etmeden çıktıysa?” diye endişelenerek, yürüyemezsem diye dertlenerek geçiyordu. Hiçbir şey de yiyip içmiyordum. Haliyle bu durumda Maigret’nin doğduğu kasabada neler yaptığı insanın ilgisini pek çekmiyor.

Neyse, artık taburcu olduk. Bastonla yürüyebiliyorum, fizik tedaviye gidiyorum. Kitap da okuyorum maşallah. Ama 150 sayfalık bir kitabı bir türlü bitiremeyişimi, katili bile anlamayışımı da hiç unutmayacağım. Umarım bir daha böyle bir utanç verici duruma düşmem.