Restorasyon ne demek mi?
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başbakanlığından buyana ağzından “dava “lafı eksik olmaz; Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yaptığı konuşmada da bu vardı. Davutoğlu’nun başbakan olarak  yaptığı ilk konuşmada ise “restorasyon” lafı vardı. Başlangıçta, “bu dava nedir; restorasyonla ne demek isteniyor” gibi sorular sorulsa da, yanıtlar artık aydınlanıyor. Ne yazık ki, bu aydınlanma, çok daha önceden AKP iktidarıyla ilgili olarak karanlık tablolar çizenleri haklı çıkaracak biçimde “karanlık!” Hem devlet yapılanması açısından hem de topluma verilmek istenen mühendislik açısından!

12 yıllık iktidarları boyunca, -devletin sınırlanması, topluma alan açılması ne demek- durmadan gücünün arttığını, elinin kolunun uzadığını, müdahale etmediği alan kalmadığını gördükten sonra, şimdi, darbe masalları içinde emniyet ve yargının ele geçirildiği, üniversitelerin, medyanın susturulmasıyla yetinilmediğini görüyoruz. Daha bitmiyor; Sayıştay denetimine gerek duyulmaması gibi Anayasa Mahkemesi’nden de kurtulmak istenmekte; meslek odalarının susturulmasının yolları aranmakta; “makul şüphe” tehdidi altında toplumsal muhalefet sindirilmek istenirken,  “biri bizi dinliyor” korkusuyla düşünce ve ifade özgürlüğünün kökten nasıl “halledileceği” hesabı yapılmaktadır.

Kısacası, devlet yapılanmasında “restorasyon” ile nerelere doğru gidildiği ve daha da gidileceği az çok belli! Mesela,  2015 genelseçimlerin de başarı gösterirlerse, Güney Amerika veya Uzakdoğu’nun  başkancı sistemleri ile baş başa kalacağımızı söylersek, pek yanlış olmaz.

Tüm bu restorasyon çalışmalarının geride bir kavramlar, kurumlar, ilkeler mezarlığı bıraktığını söylemek de mümkün. Kendi içindeki değeri ve anlamı yitiren araçsallaşan kavram ve kurumların, kadükleşmesi kaçınılmaz. Devletin restorasyonunda, demokrasinin kendi başına bir amaç olmaktan çıkıp iktidara gelmek ve kalmak için araçsallaştırılması gibi, toplumsal restorasyon açısından da araçsallaştırılanlar söz konusu. Örneğin; dini inançlar, muhafazakâr değerler; aile, kadın, çocuk gibi toplumsal kesimler; yoksulluk, yardımseverlik gibi kültürel kavramlar, kendi başlarına değer taşımanın çok ötesinde, iktidarı var etmenin aracıdırlar. Ancak, bu kavram ve değerler araçsallaştıkça, elde, içi kof değer ve kurumlardan başka bir şey kalmamaktadır. Örneğin, din derslerinin ilkokul birinci sınıflara inmesi, Osmanlıca’nın ihyası, 9-10 yaşlarındaki çocukların başlarının örtülmesi, imam hatiplerin dal budak salması, okullara mescit istenmesi, kısacası dinin gerekleri, toplumun hassasiyetleri, derken laikliğe hepten “el Fatiha” okuma dönemine girilirken, bunları, sağlam dini inançlardan çok, iktidara payanda olacak kindar ve dindar nesil yetiştirilmesinin aracı olarak istendiğini görmemek mümkün değil.

Tersine mühendislik konusunda nelerin murat edildiği ortaya çıktıkça, biraz abartı olacak ama, benim de aklıma şu sorular düşüyor: Artık padişahım değilse de, “Halifemiz çok yaşa” dönemine doğru mu yol alacağız; çocuklardan sonra yetişkinlere din dersi zorunluluğu getirildiğini mi göreceğiz; önce ramazanlarda, sonra  yekten içkinin restoranlardan kalktığını mı seyredeceğiz; memuriyette terfi için namaz kılma ile oruç tutmanın esas alınması gibi – ne diye gizli kalsın, canım; kaç yıllık iktidar bu!- yasal değişikliklere mi gideceğiz; yoksa, işyerlerine türbanlı kadınlar için “kota uygulaması” gibi bir uygulamaya mı tanık olacağız; her okula değil, her işyerine bir mescit zorunluluğu devrine mi gireceğiz; yoksa sosyal bilimlerle ilgili derslerinin  imam hatip okulu mezunlarına emanet edildiğine mi tanık olacağız? Bilemem tabii de; en azından dindar ve kindar nesil için, imam hatiplilerden başkalarına güvenemezler gibi geliyor bana.

Söylenenleri küçümsemeyin! 19. Eğitim Şûrası ile Din Şûrası’nda önerilenleri bir araya getirdik, buna birkaç yıl ile başkancı sistemin marifetlerini ekledik mi, yukarıda yazılanları “amaan sen de” diye baştan savmak kolay görünmüyor.

Bir de, “hem Osmanlı’ya dönmek hem iktidarda kalmak hem dünyaya açılmak istenirse ne olur” diye soruyorum kendime. Sonra, Cumhurbaşkanlığı’ndan sonra gidilebilecek tek makam olarak, “Müslümanların Halifesi “ olmak geliyor aklıma; acaba diyorum! Dava dediğin, durmadan ilerlediğine göre, neden olmasın!