Risus Purus
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Karmakarışık düşler görüyorum her gece. Gördüğüm düşlerden birisi beni fena etkiledi: Güya sokakta yürüyorum ama sokakta gördüğüm insanların giysileri içinde bedenleri yok. Mesela birisi yağmurun altında şemsiyesiyle yürüyor ya, şemsiyeyi tutan el gözükmüyor, tıpkı giydiği şapkasının altında başının olmaması gibi. Paniğe kapılıyorum sokakta ve ilk yaptığım şey önünden geçtiğim bir mağaza vitrininin camından kendime bakmak oluyor. İşte tam o bakma anında kan ter içinde uyanıyorum. Korktuğum şey, kendimi vitrinin camında görememek…

Foucault’nun kulağını çınlatıp “biyoiktidar” yaklaşımıyla gördüğüm bu düşü yorumlamak mümkün elbette. Özellikle Uludere katliamıyla birlikte, iktidarın nesnesi olan insan bedenine yönelik politikaların vahşetine tanık olduktan sonra. Genel prensip şudur: Öteki ve aşağı olarak görülenlerin bedenleri, ileri ve güvenilir olanların güvenliği için feda edilebilir. Bunun böyle olması için, birilerinin emir vermesi filan da gerekmez. Doğal ve haklı bir davranış olarak görülür bu. Uludere’de rahatça hata yapma hakkına sahip olan bir asker, o hakkı, varsayalım ki aynı sıcak çatışma ortamına sahip Türkiye’nin batısında bir bölgede bu kadar rahat kullanabilir miydi?

Uludere katliamının bile insanların vicdanlarını yeterince harekete geçiremiyor oluşu, Van depremi yaşandığında tanık olduğumuz olaylar, vicdan ve siyaset arasındaki ilişkiyi sorgulamamızın ne kadar acil ve mühim olduğunu gösteriyor aslında. Bana öyle geliyor ki, çoğunluk kendine dışarıdan bakmayı unutmuş. İnsanlar kendilerine sadece ekranlardan, vitrinlerden, aynalardan bakabiliyor ve gördükleri şey, -tıpkı iktidarın kendilerine bakışı gibi- bedenlerinden başka bir şey değil. Bu bakış, vicdanları sığlaştırıp iktidarların kolayca şekil verebileceği bir oyun çamuruna dönüştürüyor. Sanmayın bu durumdan sadece denetim altındaki kitleler etkileniyor. Solun da kendisine dışarıdan bakma ve vicdanını değerlendirme yetkinliği epeyce zayıflamış durumda. Epeyce diyorum, eskiden de pek güçlü değildi zaten. Simon Critchley’in 2010’da Metis Yayınları’ndan Tuncay Birkan çevirisiyle çıkan “Sonsuz Talep” adlı kitabı, bu açıdan ilginç bir tespit barındırıyor. Critchley, vicdan sahibi olmayı mizah duygusuyla birlikte ele alıyor kitabında. Çünkü mizah, insanın kendi kendisiyle örtüşmeme deneyimidir ve bu örtüşmeme hali, ancak Beckett’ın “risus purus”unda olduğu gibi, insanın kendisine dışarıdan bakarak gülümsemesiyle mümkün olabilir. Çünkü insan, olduğu maddi bedeniyle sahip olduğu düşünme deneyimi arasındaki mesafeyi, sadece kendine dışarıdan bakabilirse görebilir. İnsanın kendini olduğundan daha farklı düşünmesi, kendisini fazlasıyla ciddiye almasıyla sonuçlanır ki, bu da etik bir özne olarak vicdanı üzerinde çalışmasını engeller aslında. Vicdanı, Tanrı’nın içimizdeki bir faaliyeti ya da bize doğuştan gelen bir özellikten çok, kendi kendimize yaptığımız bir şey olduğunu anlarsak eğer, vicdanla siyaset ya da sanat arasındaki o doğrudan ilişkiyi de görmemiz mümkün olabilir. Bunu yapabilmek içinse, kendimize dışarıdan bakabilmeyi de öğrenebilmemiz gerekir ki, sanatın ve edebiyatın en önemli etkinlik alanı da bu olsa gerek. Bu yüzden sanatçılardan, yazarlardan ve gazetecilerden oluşan bir grubun Uludere’ye giderek gözlem yapması çok önemliydi. Oraya giderek sadece yakınlarını kaybedenlerin acılarını paylaşmadılar, ya da baktıkları şey sadece katliam değildi, bize ve kendilerine de baktılar aynı zamanda. Neyle karşılaşacaklarını biliyor olmalarına rağmen, üstelik her şey sonlanmış, ölüler gömülmüş olduğu halde, ülkenin öteki kıyısındaki o derin çaresizliği yaşayarak döndüler ve gördükleri şeyleri ne kadar çok ve ne kadar çıplak anlatırlarsa o kadar çok insanın vicdanını sarsacaklarını düşündüler. Çünkü vicdanları, sonsuz bir sorumluluk duygusuyla parçalanmıştı. Onların parçalanmış vicdanlarında yaşadıkları acıyı, üzerlerinde taşıdıkları sorumluluk duygusunu paylaşarak dindirebiliriz sadece. Bu yüzden geçen Cumartesi Taksim’de gerçekleşen “barış ve adalet için sen de bir ses çıkar” eylemine katıldım. Önceki yazılarımda bahsettiğim “her sözü anında yutan ve anlamsızlaştıran o derin sessizliği” belki de bu eylemlerde çıkan seslerle bozmak mümkün olacak.

Simon Critchley, Judith Butler’ın “Kırılgan Hayat”tından şu cümleyi alıntılamış kitabında: “Bu gerçekle yüzleşelim artık. Birbirimiz tarafından çözülürüz.” Keder deneyimi, Butler’a göre, insanları birbirine bağlar ve başkasının talebine açık olmamızı sağlar. Keder ve yas, insanı “duygulanımsal bir kendi kendini mülksüzleştirme”ye götürür ve bu da onu siyasal ve etik bir özne haline getirir ki, Kürtlerin politikleşmesindeki ivmenin sonlandırılamayışında, yaşadıkları o derin kederin ve bitmeyen yas sürecinin mutlaka bir etkisi olsa gerek. Ama keder ve kanayan vicdan, öfke de yaratır. Ortaya çıkan bu öfke, insanları harekete geçiren siyasi itkilerin başında yer alır genellikle. Aydınların önemli bir kısmı, bu öfkesini, hükümetle, mahkemelerle ya da yaşanan süreçle dalga geçerek yatıştırıyor gibi geliyor bana. İktidarın aptalca gibi gözüken, kendi kendisini tiye alan yaklaşımına gülmek yerine, ağır bedelleri olan bu aptallıklara karşı öfkelenmek gerekmiyor mu? Tüm bu dava süreçleri, bakanların tuhaf çıkışları, Ahmet Şık’ın tutuklanması gibi mantıksız pek çok şeyi ironi yaparak yumuşatmak, iktidarın toplumu siyaset dışına atma çabasına ortak olmaktan başka bir işe yaramıyor. Eğer dalga geçeceksek, Beckett’ın “risus purus”unda olduğu gibi kendimize dışarıdan bakıp gülelim, gülelim ki içimizdeki öfke dinmesin, daha da artsın.

12 Eylül Askeri Darbesi’nin silah zoruyla yaptığı şeyi, bugünkü iktidar siyasetin, yargının, medyanın baskısıyla yaparak, toplumu pasifleştirip siyasetin dışına atma k istiyor. Yaşadığımız şeyin “sivil darbe” olduğunu daha nasıl göremeyiz hiç bilmiyorum. Toplumu siyasetsizleştirmeye yönelik bu “sivil darbe”yle mücadele edebilmek için, öncelikle vicdanların özgürleştirilmesi için çabalamak gerek. Katliamlara, haksız tutuklamalara, sansüre ve baskıya karşı etik bir mücadele için biraraya gelerek, insanla iktidar arasındaki gittikçe derinleşen o çatlaktan içeri sızmak lazım...