Rock müzik, pekâlâ rakı müziğidir
FERİDUN NADİR FERİDUN NADİR
Rakı üzerine yaygın batıl itikatlardandır, klasik Türk müziği, hadi biraz Türkü… Rakının müzik tasavvuru çok geniştir. Rakı her müzikle içilir. Daha doğrusu her müziğin bir rakı kaldırır tarafı vardır.

Önce sorgu: Rock ile rakının söylenişlerinin bu kadar yakın olması bir tesadüf olabilir mi?

Ya, Erkin Koray’dan Hayko Cepkin’e, Duman’a bu memleketin en muteber rockçılarının aynı zamanda rakıcı olması?

Peki ya bütün bunlar böyleyken rock müziğin daha çok bira ile beraber anılmasına ne demeli? Nasıl büyük bir haksızlık. Bir kere bira sürekli hela gerektirmesi hasebiyle rock konserlerinde, festivallerinde konforsuz bir durum yaratıyor. Ve buralarda hak etmediği bir kariyere sahip. Bütünüyle tuhaf alışkanlıklar, tutuculuklar sebebiyle rock festivallerinde bira tüketiliyor, rakının adı bile anılmıyor. Hayır yine içilsin hobi olarak. Ama rakıya da bir miktar yer açılsın. İzin verin azıcık da büyük konuşayım: Birayı rakıya tercih eden bir rock’çı, rakıyla henüz tanışmamış bir rock’çıdır.

Gazetemizin harikulade organizasyonu BirGün’lük Festival de bira egemen bir ortamdı. Oysa sahnedeki rock’çıların tanıdığım kısmının rakısever olduğunu biliyorum. Seyircilerin arasında neredeyse yüzlerce insan tanıyordum, onların çoğunun rakısever olduğu da kesin bilgi. Fakat dağ taş biraydı. Fena mı olurdu minyatür çilingirler de olsaydı.

Ben rock müzik çok severim. Ama merak etmeyin. Size burada rock müziğin ne kadar isyana, başkaldırıya uygun, müthiş bir müzik olduğunu anlatmayacağım. Bu, sahtekârlık olur.

Rock müzik bir yanıyla hakikaten devrimcidir. Punk gibi neredeyse tek işi devrimcilik olan müzik türleri rock içinden çıkmıştır. Vietnam’dan Filistin’e en büyük savaş karşıtı yaygarayı rock’çılar çıkarmıştır. Ama bir yandan da rock’ın başlangıcı sayılan o meşhur Bill Haley 45’liği “Rock Around The Clock”ın öbür yüzünde 13 Women isimli utanç verici bir şarkı vardır. Şarkı hem seksisttir, hem nükleer savaş över. Bir nükleer savaş sonrasında 13 kadınla tek başına kalan bir herifin şahane hayatını anlatır.

Son tahlilde rock müzik, endüstrinin en iri geçim kaynaklarının biri olan bir popüler müzik şekli. Bugüne kadar yığınla devrimci (ve karşı devrimci) atraksiyona imza atmış, her türlü şahaneliğin ve rezilliğin sık sık yan yana gezdiği bir acayip alem. Bu kadar milyon insanın peşinden gittiği bir şeyin zaten çok da devrimci olmasını beklememek gerekli. Bu kadar milyon insan devrimci bir “şeyin” peşinden gitseydi muhtemelen bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk.

Ayıptır söylemesi Hayko Cepkin’den Erkin Koray’a, Ian Gillan’a enteresan bir skalada rock yıldızıyla rakı içtim. Hepsi harikuladeydi. Gencecik Hayko Cepkin, zaten bir muhabbet ustası, gerçek bir çilingir erbabı. Girdiği bütün sofraları şenlendirdiği muhakkak. Erkin Koray’ın yıllar önce Ankara Gölbaşı’nda sahneye çıktığı bir mekân bir ağabeyime aitti. Ve neredeyse her gece rakı içerdik. Pek muhabbet etmezdi. Bırakın muhabbeti her gece kendimi tekrar tanıtmam gerekirdi. Olsun. Sahneye çıkınca iş bitiyordu her durumda. Hem ben onun masada birden bire “Bir derdim var dinleyin, ey gökteki yıldızlar” diye başlama olasılığını sevdim.

Gillan ile olanı çok tuhaftı. 1992 senesinde konser için gelmişti İstanbul’a. Ve ben de organizasyondaydım. İlk gece Etiler’de lüks bir yer bulmuşlardı Gillan için. Biz elimizde asortik içkilerle, herkesin ayakta takıldığı kalabalık ve gürültülü ve “trendy” barda sohbet etmeye çalışıyor, çoban salataya eklenmiş karpuz gibi sırıtıyorduk. Gillan sormuştu orada bana: “Sen hep normalde buraya mı takılıyorsun?” “Asla” demiştim. “E, benim günahım ne o vakit?” diye sormuş ve ertesi gün takılacağımız yeri seçmemi söylemişti bana. Ben de şart koşmuştum Gillan’a: Rakı deneyeceksin ama. “Sevmezsem içmem” diyerek kabul etmişti.

Ben, o vakitler İstanbulbilmez bir Ankaralı olarak İstanbul’da, yerleri talaşlı, müziği radyodan basık tavanlı bir meyhane bulmuştum Beyoğlu’nda. Adı galiba Müzik Ocakbaşı idi. İnce uzun bir masa yaptık orada. Herkes rakı içti. Gillan eğlence duvarını aştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde masanın bir ucundan girip, emekleyerek öbür ucundan çıktı. Aralarda kafasını çıkarıp komiklik yaptı. O kadar iyi vakit geçirdiler ve rakıyı o kadar sevdiler ki, Gillan İngiltere’ye gittikten sonraki tesadüfi bir telefon konuşmamızda hâlâ rakı diyordu.
Velhasıl rakı üzerine yaygın batıl itikatlardandır, klasik Türk müziği, hadi biraz Türkü… Rakının müzik tasavvuru çok geniştir.
Rakı her müzikle içilir. Daha doğrusu her müziğin bir rakı kaldırır tarafı vardır.

Henüz kesinlik kazanmamış olmakla beraber şu anda bir meyhane radyosu üzerinde çalışıldığını biliyorum. Ve bu radyoda memleketimizin en önemli caz piyanistlerinden Selen Gülün’ün bir caz playlist’i, yani münhasıran rakıya özel bir caz radyosu hazırladığı bilgisi delik kulağıma geldi örneğin. Hatta kısmet olursa aynı radyoya Karl Heins Stockhousen’den başlayan, Leonard Cohen’den çıkan, John Coltrane’den girip The Clash’tan devam eden, arada Kibariye’yi, Neşet Ertaş’ı, Zeki Müren’i ihmal etmeyen bir playlist de ben hazırlayacağım.

Demem o ki, ister canımız Ahmet Kaya ile için, ister Johann Sebastian Bach ile (-ki Pasyonlarıyla hakikaten iyi gider) her tür müziğin rakıya dokunan bir yanı vardır. Yeter ki bulmayı bilin.