Rojava’da devrimi görmek-II
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Kavramların soyut ve varsayım halinden somut ve gerçek hali arasında uzun bir yol vardır. Bu çerçevede Rojava’da devrim, soyut bir kavramın varsayım hali değil. Devrim sürecinde kadınların etkinliği de bu kavramı varsayımdan gerçekliğe döndüren önemli bir etken. Çokça dile getirilen “Kadın devrimi” sözü bir gerçekliği ifade ediyor.

Kobane’deki kadın savaşçıların direnişi de dünyanın düşünsel ekseninde önemli değişimler yarattı. Üstelik çok yeni bir deneyim olmasına karşın. Feminizm ve kadın hareketleri de bu oluşumdan oldukça etkilenmişe benzer. Kısacası, Rojava’da sihirli bir “Syriza” yok ama yine de olağanüstü şeyler yaşanıyor!

Sıradan olan şeyler sıradan medya araç ve kanalları ile anlaşılır bir biçimde aktarılabilir. Ama olağanüstü toplumsal değişimler, üstelik bunlar çok farklı ve özgünse sıradan iletişim araçları ile aktarılamaz. İşte, ne kadar anlatsak azdır, eksiktir.

Bir yerlere giderken bir orta sınıf kaygısıdır; “Orası güvenli mi?” Gidilen yerlerin steril olması istenir. Ama aynı zamanda da çok şey görülsün ve “keşfedilsin” beklenir.

Aslında bu “güvenli yer” vurgusunun Rojava ile bir ilgisi yok. Ama 12-18 Ocak tarihlerini kapsayan Rojava ziyareti öncesinde, birkaç dost benzer kaygıları dile getirdiler. Savaş hali ve IŞİD’in varlığından doğan kaygılardı bunlar. Ama şunu açıkça demeli; bir yerde insanlar yaşıyorsa, oraya gidilir. Dahası devrimin yaşandığı bir yer söz konusu ise, ölüm tehlikesi olsa bile gidilmeli. Yoksa “başkası ölsün biz üzülelim” tipi orta sınıf bencilliği yapılmış olur. Çünkü bizler hep yârin yanağından gayrının paylaşılmasını tahayyül ettik. Bu tahayyüle ölüm dahildir.

Kobane’de IŞİD’e karşı savaş değil, barış kazanıldı. Bu barışta Türkiye egemenleri ise -en azından dış politikada- yenildi. IŞİD’e yaptığı stratejik hesaplar ve lojistik desteği ayrı tutarak diyebiliriz ki, savaşa girmeden yenilen bir devlet örneği yaşandı! O eski resmi söylem biraz değişti; “Yenilmedik ama yenilmiş sayıldık” yerine “Savaşmadık ama yenildik.”

AKP bize, bir yerde barışın kazanılmasından dolayı zor duruma düşen bir ülke olma utancını yaşatıyor.  Ajandalarında savaş ve Şam’da Cuma namazı fütuhatçılığı hâlâ sürüyor; sarayda kostümlü Osmanlı balosu ile!

Kobane’de sadece IŞİD yenilmedi. AKP iktidarı da yenildi. Ayrıca, bu yenilgiyi perdelemek, zaferi gölgelemek ve küçümsemek için söylenen “Çiftetelli oynamak” açıklaması ayıptır. Bu söz, AKP entelijansiyasının, “statükocuları” eleştirmek için hep dillendirdiği “Göbeğini kaşıyan adam…” sözünden daha ağırdır. Ama entelijansiya namuslu ve dürüst olmadığı için bunu görmezden gelir. Tıpkı, 2011’de Suriye’de savaş başladığında, İslamcı muhaliflere, ağızlarını yaya yaya “devrimci” demeleri gibi. Onlar devrimciydi, kabul. Peki, Rojava’da iktidarı ele alanlar devrimci değil mi? Çalıp çırpmak sadece kutularla olmuyor; kavram korsanlığı da böyle yapılıyor işte. Erdoğan, ölenlere bir rahmet bile okumadan yıkılan binaları dert ediyor. İnsanlık çıtası budur kişinin, ötesi yok.

Bizler, ölülerimizi güneşe gömdüğümüzü söyleriz hep. Öyledir. Ölenler güneşe gömülürler, bir de dünyanın kalbine…
Dünyanın kalbi neresi?

Dünyanın kalbi, emperyal sistemin tetikçisi canilerin, insanların kalbini çıkarıp yedikleri yerdir. Çeteciler dünyanın ve insanlığın kalbine el atmak istediler. Ama o kalbi koruyanları yenemediler. AKP’nin bizi utandıran politikalarının tersine; Türkiyeli savaşçılar da yüz akımız oldular. İnsanlar hep birlikte, dünyanın kalbi ve vicdanı için savaştılar ve savaşıyorlar. Bu savaşta ölenler dünyanın kalbine gömülür.

Nerede bir devrim varsa, dünyanın kalbi oradadır, orada atar. Şimdi Rojava’da atar.

Haftaya dize; “Unuttum yaşamanın hangi adıydı ölüm” (Adnan Gül, Kurşun Kalem, sayı 33)