ROK vs: Toplumun üstüne kusmak!
Ayşenur Arslan Ayşenur Arslan

Aslında Rasim Ozan Kütahyalı ve eşi üzerinden son 10 yılda medyada yaşananları anlatmak istiyorum.

Ama onlara gelmeden önce, içimi sızlatan birkaç notu paylaşmalıyım. Özellikle de bir ismi. Mehmet Y. Yılmaz’ı.

1980’lerin başlarından, Nokta Dergisi günlerinden beri tanırım Mehmet’i. Çizgisini neredeyse hiç bozmadan, gazetecilik kimliğini / aklını / sorularını bırakmadan... Yanı sıra sakin bir üslupla yürüdü, yükseldi. Doğan Grubu’nda önemli yerlere geldi.

Son iki yıldır, özellikle 2016 Referandumu sonrasında iktidarın hedef tahtasına oturtuldu. Mehmet Ali Yalçındağ ile Berat Albayrak arasındaki görüşmelerde, e posta mesajlarında adı “gitmesi gerekenlerin başında” zikredildi. Mesajlar sızınca yalanlayan da olmadı.

Kaldı ki, Aydın Doğan ve Ahmet Hakan çemberindeki “gazeteciler” bunu açık açık konuşuyordu. Sadece zamanlama konusunda taktik belirlemeye çalışıyordu. Hiç kuşkuları olmasın, konuştukları da kısa süre sonra hepimizin / herkesin kulağına geliyordu.

Sonuçta olan oldu. Mehmet Y. Yılmaz Hürriyet’in en önemli sayfasındaki köşesinde önce izne ayrıldı. “Kovuldu” iddialarını -tuhaf bir biçimde kızgınlıkla- yalanladı. Oysa, bir süre sonra gerçek ortaya çıktı. Evet Hürriyet’ten kovulmamıştı ama ana gazeteden hafta sonu ekine “sürülmüştü”.

Bu sürgünü kabul etmek zorunda mıydı? Bilmiyorum. Şeyma Subaşı için yazmak... Ya da “dişiliğini kullanan kadın” üzerine kalem oynatmak… “Doğru erkek” tarifleri aramak... Değer miydi acaba?

•••

Sahiden, mesleğini / hayat biçimini “gazetecilik” diye tanımlayan birisi için “değer” nedir? Eğer para ise... Yani dünyayı dilediği gibi gezebilmek, İstanbul’da şık evlerde oturmak... Şoförlü arabalara binmek... Kredi kartlarının limitini dert etmemek... İse...

O değeri elde edebilmek için “sınır” nedir, ne olmalıdır?

Bu son sorular aslında pek çok kişi için sorulup yanıtlanabilir. Doğan Grubu’nda “ayakta kalabilenlere” bakıp tahmin yürütmek mümkün.

Hiç kuşkusuz Mehmet Y. Yılmaz’ı, Doğan Grubu’nda “ayakta kalanlar” ile bir tutmuyorum. Hele ROK gibi iktidar yanaşmalarıyla kıyaslamak aklıma bile gelmez.

Sonuncuların elde ettikleri her ne olursa olsun, ödedikleri bedelin tarifi yok zira.

Onlar, zengin olabilmek için en kirli yöntemlerle kullanılmayı göze aldılar. Ellerine tutuşturulan sahte belgelerle meslektaşlarını hapse gönderdiler. Hem de zafer çığlıkları ata ata...

Gülen tarafından kullanıldılar. Erdoğan tarafından kullanıldılar. Ortaklaşa kullanıldılar. Masumların canlarını yaktılar. TV ekranlarından hedef gösterip hükümler biçtiler.

Yapabildikleri de zaten bundan ibaretti.

Mesleki / entelektüel açıdan deniz seviyesinin altında olanlar hedeflerine ancak böyle ulaşabilirdi. Ulaşmak için de ancak böyle kullanılabilirdi. Zekeriya Öz gibilerin “gönderdiği” kirli kumpas belgelerini milyonların suratına sallamaktan başka söyleyebilecekleri iki kelime yoktu ki!

FETÖ kumpasları tarihinin simgesel çifti Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı o işi doğrusu çok iyi yaptı.

ROK’un, kumpasın merkezi TARAF gazetesinde parlatılıp iktidarın ana karargâhı SABAH Grubu’na transferi de zaten başarısının ödülüydü.

Nagehan Alçı ise, malum, ekranları parselleye parselleye yükseldi. İkiz kızlarının adının bizzat RTE tarafından konmasına varan bir yakınlığa mazhar oldu. Güç odağının yanı başında her bakımdan güç topladı.

Onca yıl medyada çalışmışlığıma rağmen bunun parasal karşılığını doğrusu kestiremiyorum. Ancak, 30’lu yaşlarının sonlarında 6-7 milyon dolar olduğu söylenen yalı alabilecek kadar bir para olduğu açık.

O paranın “biriktirilmediği” de açık. Gitmişler, Bank Asya’dan kredi alıvermişler. Hem de iktidar ile Gülen arasındaki kavganın açığa çıkmaya başladığı sıralarda. 17-25 Aralık depremine aylar kala.

•••

Rasim Ozan Kütahyalı, aşağıdaki satırları da SABAH’ta işte o sıralarda yazmış. “Muhterem Hocam” diye seslendiği Fethullah Gülen’in kavgayı büyütmemesine ricacı olmuş. Tabii, kim bilir kimin talimatıyla:

“Muhterem Hocam siz de çok iyi biliyorsunuz ki bu meselenin özü şu an konuşulan kamuflaj konular değildir. AK Parti hükümeti ile sizin manevi önderliğinizdeki Hizmet Hareketi’nin esas problemi devlet meselesine ilişkindir. Sizin kesin ve net tek bir konuşmanızla bu mesele çözülebilir. Hizmet Erlerinin devlet kademelerinde görev alması anaların ak sütü gibi haklarıdır. ‘Cemaat devlete sızıyor, Cemaat devleti ele geçiriyor’ diyen Ergenekonculara karşı cansiperane ve en etkili savaşanlardan biri ben oldum Hocam. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz. Yangın yerine dönmüş bu ortamda bile yine söylüyorum: Hizmet mensupları devlete sızmaz, devlete girer ve istediği her pozisyonda çalışır. 2007-12 arası bu millet bu vesayetçi düzene karşı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi liderliğinde ayaklandı ve bu düzeni yıktı. Şüphesiz bu haklı isyanda Hizmet Erlerinin çok büyük payı var. Sizin manevi önderliğinizin önemi çok büyük. Muhterem Hocam dün yayınlanan konuşmanızda siz de bu meselenin geldiği korkunç vaziyetten rahatsızlığınızı belirttiniz. Çok haklısınız. Şu an her gün daha da büyüyen bu yangını bir hamlesiyle söndürebilecek kudrette tek ama tek kişi var: O da sizsiniz Hocam.”

Türkiye’de yaşananları ve yanaşma medyanın bu konudaki “hizmetini” daha iyi ne anlatır, bilmiyorum. Cumhuriyet gazetesine yönelik “yeni kumpas” ile apaçık bir haksızlıkla içerde yatan arkadaşlarımıza bakın… Ahmet Şık’ı hatırlayın... Çocuklarını Gülen Cemaati’ne yakın okullardan birinde okuttuğu için hayatı karartılan insanları düşünün...

Gülen ile ne kadar içli dışlı oldukları bizzat kendileri tarafından itiraf edilen... Milyonlarca dolar krediyi hop diye alıveren... Kim bilir daha neler elde eden genç bir çiftin; sonrasında da yine iktidar tarafından kullanılıp gücüne güç katması, mekanizmayı anlatmıyor mu!

Güçten nemalanmak için, o gücün işine gelenleri servis etmek yetiyor. Bunun için seviyeye falan gerek kalmıyor.

Öyle olunca da, arada kendi kendilerine çelme takıveriyorlar. Yanaşmalar da birdenbire ROK’un ağzının ne kadar bozuk olduğunu keşfediyor.

Oysa o kirli ağızlarla yıllar boyunca bu toplumun üzerine kustular. Edilebilecek en ağır hakaretleri çekinmeden sıraladılar. Ne RTE ne de yanaşmaları umursadı.

“Bedeli” birkaç iş kapısının kapatılmasından ibaret mi kalacak acaba. Öyle mi olmalı!