Saat kulesinin gölgesinde
15.10.2017 10:24 BİRGÜN PAZAR

Engin Türkgeldi - Yazar

Saat kulesi kasabanın kalbine saplanmış bir hançerdi. Kulenin dikildiği sene çıktı savaş. Köpekler o sene zehirlendi, kuyular o sene kurudu. Ve bütün kadınlar o sene dul kalacaklarını anladılar.

Bir düzine atlı subay geldi ilk önce. Askere ihtiyaç olduğunu söylediler ve tüm erkekleri alıp götürdüler. Gölgelerinin çölde kayboluşunu tüm kasabayla birlikte ben de seyrettim. İkinci sefer, boyu iki arşından uzun ve kolları kılıç savuracak kadar kuvvetlenmiş oğlanları aldılar. Son gelişlerindeyse develere, keçilere, atlara ve tabii ki altınlara el koydular. Birkaç kadın itiraz edecek oldu, “Kocan cephede aç mı kalsın istiyorsun?” deyip susturdular. Oysa kimse kocasının sağ olup olmadığını bilmiyordu. Ne postacı ne de haberci vardı artık.

Mektup taşıyacak kadar sağlam her erkek askere alınıyor, çölü geçecek kadar dayanıklı her at cephede kullanılıyordu. Hükümet görevlileri askere gönderilecek adam veya el koymaya değer bir şey kalmayınca uğramaz olmuşlardı. Hepsi bir yana, kasabanın yeri öyle sapaydı ki kayıp bir kervanın veya yorgun bir seyyahın dahi yolu düşmüyordu buraya. Yine de nasıl oluyorsa arada bir kimin uydurduğu bilinmeyen bir dedikodu kasabaya yayılıyor, başı kesik bir tavuk gibi birkaç tur attıktan sonra ölüp gidiyordu. En yakın şehir at ile üç, deveyle yedi günlük mesafedeydi. Kumdan bir denizin ortasında mahsur kalmıştı kasaba.

• • •

Kasabanın kadınları, kulenin azabını bir an için unutup etraflarına baktıklarında başka bir dertle daralıyorlardı. Kendilerinden başka sadece yarım adamlar kalmıştı kasabada. Kötürümler, çolaklar, körler ve topallar. Onları gördüklerinde yüzleri buruşuyordu. Gidenlerin sağ salim dönmeyebileceklerini fark ediyorlar ve ruhlarının iki ihtimal arasında sıkıştığını hissediyorlardı. Ya kimse dönmeyecek ve bir zamanlar yüzlerine bile bakmadıkları bu yarım adamlara tamah etmek zorunda kalacaklardı, ya da dönenlerin kalanlardan farkı olmayacaktı: kötürüm, çolak, kör ve topal.

Öğlenleri kulenin etrafında toplanıp bakışlarını yollara düşürdüklerinde dertleşirlerdi kadınlar. Bazen içlerinden biri:

“Onlardan biriyle evleneceğime kaçar giderim buralardan,” derdi.

“Nasıl?” diye sorardı öteki, “Ne deve bıraktılar ne de at. Çölü aşamadan kuma karışırsın.”

“Eninde sonunda birileri gelir elbet kasabaya.”

“Kasabaya hayırlı birinin uğradığını duydun mu hiç?”

Son bir gayretle çırpınırdı konuyu açan:

“Olsun, kimse gelmesin, yine de evlenmem. Tek başıma ölür giderim daha iyi.”

“Soyumuz mu kurusun istiyorsun? Tükensin mi kasaba tümden?”

Bu lafın üzerine susardı hepsi. Çölden gelen sıcak rüzgâr tenlerini yakardı. Saatin tik takları yankılanırdı içlerindeki boşlukta. Birkaç gün sonra aynı sözler sanki hiç söylenmemişler gibi tekrarlanır, sonra da çöl rüzgârında savrulurlardı.

• • •
Sene sonuna doğru, yine bir öğlen vakti kadınlar içlerini döküp döküp toplarken bir atlı gözüktü ufukta. Tüm kadınlar gelenin kendi kocası, kendi oğlu olması için dua etti ama bir yabancıydı. Bir haberci. Üstünde dokunsan dağılacak eski mi eski bir üniforma. Toz içinde. Atı ise sanki çölden değil de gökten gelmişti. Tertemiz. Simsiyah. Kulenin dibine gelince atından indi haberci. Çantasında onlarca rulo yapılmış kâğıt vardı. İçlerinden yıpranmış birini seçti, açtı. Askere alınan tüm erkeklerin isimlerini tek tek okudu. Sonra derin bir nefes aldı ve ekledi:

“Bu cesur askerler, Kuzey Savaşı’nda ülkeleri için canlarını kahramanca feda ederek şehitlik mertebesine erişme şerefine nail olmuşlardır.”

Haberci buraya kadar sırtında taşıdığı felaketi bir an önce arkasında bırakmak ister gibi atını mahmuzladı, kasabayı geldiği hızla terk etti. Kum tepeleri arasında gözden kayboldu. Atının gölgesi ise bir hayalet gibi oyalandı kulenin dibinde. Bir süre sonra o da yitip gitti.

Tam o sırada yelkovan ile akrep üst üste geldi ve saat kulesinin çanı çalmaya başladı. Beni ve dostlarımı tebrik ediyordu sanki. Bizi eksik gösterecek kimse kalmamıştı. Kasabalılar hiçbirimizi hor göremeyecek, itip kakamayacaktı bundan böyle. Bir kralın tahtına kurulduğu gibi kuruldum tekerlekli sandalyeme. Sıra bize gelmişti artık. Bir zamanlar ödünç almışız gibi suçluluk duygusuyla geçtiğimiz sokaklar bize kalmıştı. Kasaba bizimdi. Kötürümlerin, çolakların, körlerin ve topalların.