Sahici gülüş
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Kesilen 6 bin zeytin ağacının arasında yürüyorum. Sokakta ya da evde, nerede yürüsem etrafım kesilmiş zeytin ağacı… İleride de binlerce sayfa yazıp ahlayıp vahlayacağımız şeyleri düşünürken, “İyi şeyler de olmuyor mu?” diye kendime soracağım sırada, zeytin ağaçları uğuldamaya başlıyor. İyi şeyler olsa bile, 6 bin zeytin ağacı kesilirkenki hukukun uygulanışı; sermayenin bu ülkenin taşına toprağına, insanına aç kurtlar gibi saldırışı ve devletin takındığı tutuma kadar, her şey bu kadar ortadayken, gerçekten olur mu iyi bir şey, olsa ne yazar…

“Oluyor” diyor arkamdan bir ses. Her sabah sokakta rastladığım, erkenden kalkıp kedilere mama dağıtan Narin Teyze. Onu mutlaka siz de görmüşsünüzdür, yoksul olmasına rağmen her zaman bakımlı, şık, elinde sepeti… Birlikte yürümeye başlıyoruz zeytin ağaçlarının arasında. “Eskiden olsa, ruhumuz duymazdı bir köyde kesilen ağaçları. Şimdi herkes her şeyi görüyor; gördüğüne inansa da, inanmasa da...” Sonra, insanların sabırsızlığından, hiçbir bedel ödemeden her şeye sahip olma sevdasından, sakince sevememelerinden, gösteriş ve hız içinde tükenişlerinden yakınıyor. En çok, “Bu dünyanın yavaşlaması gerek artık” demesi yer ediyor zihnimde… “Herkes her şeyin farkında” diyorum ona, “Ama farkında olamadıkları şey, tam da bu farkındalıkları…” Gülüyor ben böyle söyleyince. Sabahları bakıyorum da” diyor, “Çoğu işe giderken ayakta uyuyor, nasıl farkında olsunlar.” “Bir tür salgın gibi bu uyurgezerlik hali” diyorum Narin Teyze’ye, “Böyle tahammül edebiliyorlar hayata…” “Ne saçma şey şu tahammül” diyerek birden parlıyor Narin Teyze, yıllarca kocasına tahammül edip yaşayamadığı hayatına yanarak… Ama bunu söylerken ki yüzünde oluşan ifade, ister istemez güldürüyor beni, o da bana bakıp gülüyor, tahammülümüz artıyor hayata karşı…

Bir zeytin ağacının dibine oturuyoruz, aslında oturduğumuz yer bir pastanenin önündeki masa. Sonbaharın döktüğü yaprakları, uyurgezer insanların sokaktan geçişini iziyoruz. Üniversitede ders vermek için İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna metrobüsle giderken, eğer oturacak bir yer bulmuşsam, ben de bazen uyumayı tercih ediyorum, gözünü kapatıp açman yeterli, varmışsın varacağın yere. Hayat da böyle, gözünü bir kapattın mı, geçip gidiyor her şey… Gözümü açınca, metrobüsün camından gördüğüm şey, gökdelenlerin gövdesini saran kesilmiş ağaçlar ve cesetler oluyor. Kesilmiş zeytin ağaçlarına ya da ölen madencilere bakıp “Yazık” demekten çok, kendimize dönüp “Yazık bana” dersek… Ama çoğunlukla başkaları için üzülmeyi tercih ediyoruz ve o yüzden dışımızda olup bitiyor her şey. Farkındalığımız da dışarıda kalıyor, başkalarına her konuda akıl verebiliyorken, kendimize söz geçiremiyoruz; çünkü uzağız kendimizden, uzak yıldızlar kadar uzak… Ranciére’in “Cahil Hoca” kitabında, “Kendi yörüngesinde olmayan kimsenin hakikatle ilişkisi yoktur” sözünü hatırlıyorum. İnsanları birleştiren, bir araya getiren şeyin gerçekte uyumsuzluk olduğunu söylüyordu. O müthiş uyumun peşinde olanların tek millet, tek din, tek akıl söylemiyle dünyaya verdikleri zararları düşününce, hak vermemek imkânsız. O uyuma bir kere yakalanmışsanız, uyurgezersinizdir artık, göz açıp kapayıncaya kadar çabucak geçer hayat, çünkü yaşamamışsınızdır.

Narin Teyze de ben de kendi yörüngelerimizdeyiz; kesilmiş zeytin ağaçlarının gölgesi bu yüzden canımızı yakıyor, ama canımız yanarken de gülebiliyoruz. Hani şu, “sahici gülüş”lerden… Sahici gülmeyen birinin gözyaşında da ne su olur, ne de tuz…