Samir Amin’in üçüncü alternatifi
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Samir Amin baştan beri politik İslam’ı kesin bir şekilde reddetmiştir. Dünyayı ve toplumu bir kültürler ve dinler çatışması şeklinde okuyan yaklaşımı mahkum etmiştir

Değerli Marksist sosyal bilimci Samir Amin’i kaybettik. Kendisiyle Atina’daki 2006 Avrupa Sosyal Forumu’nda aynı panelde konuşmacı olma onurunu yaşadım. Samir Amin 1931’de Kahire’de her ikisi de doktor Mısırlı bir baba, Fransız bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Yaşamı boyunca farklı kültürlerden beslenmenin ve Mısır-Fransa arasında geçen gençliğinde merkez/çevre ayrımını yerinde gözlemlemenin olanaklarını eserlerine yansıttı. Bir anlamda dünya emekçilerine, devrimcilerine mal etti.

2005’te Andre Gunder Frank’ın ölümünün ardından Monthly Review’da kaleme aldığı veda yazısında entelektüel olgunlaşmasını şöyle betimliyor:

Kendimizi 1970’lerde Immanuel Wallerstein tarafından ortaya atılan “Dünya Sistemi” okuluyla aynı çizgide bulduk. Böylelikle kendi dörtlü çetemizi (Amin, Arrighi, Frank, Wallerstein) oluşturduk.

Gerçekten de bu dörtlü, aralarındaki doğal teorik ayrımlara karşın kapitalizmi tarihsel bir dünya sistemi olarak tanımlamakta ve az gelişmiş ülkelerin kendilerini bu sistemin çarklarına kaptırdıkları takdirde “bağımlılık” zincirini kıramayacakları saptamasında hep hemfikir kaldılar. Diğer bir ortak noktaları da, “yeni sosyal hareketlere” stratejik önem atfetmeleriydi. Birlikte kaleme aldıkları “Büyük Kargaşa Yeni Toplumsal Hareketlerin Krizi” kitabının yayımlanmasından on yıl sonra 2001’de Porto Allegre’de Dünya Sosyal Forumu’nun toplanmasıyla fikirlerinin ete kemiğe büründüğünü gördüler. Bu tip örgütlenmelere hep destek vermeyi de sürdürdüler. Amin, kendi hesabına tam kırk yıldır Dakar (Senegal) Üçüncü Dünya Forumu’nun direktörlüğünü de yürüttü.

“Yaratıcı Marksist” diye de bilinen Samir Amin’in Marksist teoriye ve siyasal mücadelelere katkılarını altı temel noktada toplayabiliriz:

Birincisi, küreselleşme kapitalist emperyalizmin bir uzantısıdır. Kapitalist-emperyalist küreselleşme emperyalist ülkelerin elindeki finansal tekelci sermaye tarafından kontrol edilir. Bu üçlü blokun bileşenleri: ABD, Japonya ve Batı Avrupa’dır.

Bu kurguyu “kolektif emperyalizm” olarak adlandırabiliriz. Küresel kapitalizmin oyun kurallarının belirlenmesinde ortak hareket ederler. ABD’nin önderliğinde askeri hedeflerde, jeopolitik stratejide ortak davranış sergilerler. Üye ülkeler, aralarındaki ekonomik rekabeti “piyasa” hakemliğinde sürdürürken, ortaya çıkan ekonomik anlaşmazlıkları “konsensüs” yoluyla çözmeye çalışırken; yeryüzünün jeopolitik önemi bulunan noktalarının kontrolü, kritik ülkelerin egemenlik altına alınması, önemli geçiş yollarının-enerji dağıtım hatlarının denetlenmesi konusunda birbirlerinin önüne çıkmazlar.

Böylece “küçük” aile kavgalarına karşın, “kapitalist emperyalizmin” devamı için ortak bir irade sergilerler.

Trump’ın tüm meydan okumalarına karşın, “saflarında” açık bir çatışmanın çıkmaması, üyelerin “kolektif emperyalizm” tasarımını muhafaza etme çabasıyla açıklanabilir. Buradan hareketle Küresel Güney’in “çevre” ülkelerinde de “anti-emperyalist” bir perspektife sahip olmadan mücadele etmek beyhudedir.

İkincisi, Samir Amin’deki “kopuş” (delinking) fikridir. Kalkınma beklentisiyle “merkez” ülkelerin eksenine girmek, kapitalizmin ihtiyaçlarına tabi olmaktansa bir kopuş gerçekleştirilmelidir. Eşitsiz küresel sistemin eğilimlerinin güdümünden çıkılıp, bağımsız bir strateji izlenmelidir. Bu bir ekonomik tecrit arayışı değildir. Güney ülkeleri ekonomide devlet müdahaleciliğinden kaçınmamalı, ülkelerine para giriş ve çıkışlarını kontrol altında tutmalı, diğer Güney ülkeleriyle ticari bağlarını güçlendirmelidirler. Finans sektörü ulusallaştırılmalı, doğal kaynaklar düzenlemelere tabi tutulmalı, DTÖ gibi uluslararası kuruluşların tahakkümünden çıkılmalıdır.

Üçüncüsü, Avrupa merkezciliğe tavrıdır. “İlerleme” ve “kalkınmanın” doğrusal bir çizgi izleyeceği, kapitalizmin sosyalizm yolunda gerekli bir aşama olduğu varsayımı mahkum edilmelidir. Böyle bir kalkış noktası, ilerici ve devrimci hareketlerin “demokratikleşme ve kalkınma” düşleriyle kendi burjuvazilerinin peşine takılmalarını getirir. Dünya tarihini de Avrupa’yı “evrensel kültür” kabul edip, diğer uygarlıkları yok sayarak okumamak gerekir.

Dördüncüsü, kapitalizm egemenliğini beş alanda tekelleşmeyle sürdürür: teknoloji, doğal kaynaklara erişim, finans, küresel medya ve kitle imha araçları. Özellikle son dönemde kısaca FAANGS denen Facebook, Amazon, Apple, Netflix ve Google firmalarinin teknoloji alanındaki tekelleşmeleri Amin’i doğrular nitelikte gelişmelerdir.

Beşincisi, finansallaşma kavramına tanıdığı ağırlıktır. 2008 Eylül’ünde finansal sistemi felce uğratan kriz sadece bir finansal kriz şeklinde okunamaz. Bu uzun zaman önce 1975 civarında başlayan, işsizlik, yoksulluk, eşitsizliğin sürekli derinleşmesiyle kendini gösteren uzun ve derin bir krizin sonucudur. Reel kapitalizmin reel krizi sistemin finansallaşmasıyla aşılmaya çalışılmıştır ve sistemin finansallaşması kapitalizmin aşil topuğudur.

Altıncısı, Aydınlanma fikrine verdiği önemdir. Bu nedenle baştan beri politik İslam’ı kesin bir şekilde reddetmiş, eleştirilerini Budizm ve Hinduizm politikleşmesi konusunda da esirgememiştir. Dünyayı ve toplumu bir kültürler ve dinler çatışması şeklinde okuyan yaklaşımı ve bu kesimlere hayırhah bakanları, hem sınıf çelişkilerini teğet geçmelerı, hem de “kültürel göreceliliği” pompalamaları nedeniyle mahkum etmiştir. Aynı görüşlerin AKP’ye de uygulanabileceğini vurgulayarak, Müslüman Kardeşler örgütlenmesinin bir ekseninin gericilik, bir ekseninin de “neoliberal piyasacılık” olduğunun, bu yönüyle de komprador burjuvazinin bir parçası kabul edilmesi gerektiğinin altını çizmiştir.

Samir Amin’in 2014’te Cumhuriyet gazetesinde Utku Çakırözer’e verdiği mülakatta AKP’nin de Müslüman Kardeşler gibi sosyal ve ekonomik meselelerde geri bir duruşu bulunduğunu; işçi hareketine, çiftçi direnişlerine karşı cephe aldığını; bu nedenle de siyasal İslamcıların hep emperyalizmin, ABD’nin en iyi müttefikleri olduğunu vurguladıktan sonra, Türkiye’nin önünde üç alternatif bulunduğunu söylüyor:

• Geçmişsin nostaljisi. Nasırcılar gibi Türkiye’de Kemalistler aynı nostaljik beklentiler içinde olabilir.

• İslamcı hayalleri canlandırma heveslileri.

• Ulusal, halkçı demokratik bir alternatif hareket. Bu hareket içinde ilerici güçlere, eğitimli orta sınıflara, işçilere, sosyalistlere, demokratik oluşumlara, çiftçi hareketine yer var.

Samir Amin’i saygıyla anarken, 3. Alternatif üzerinde daha ciddi düşünmemiz gerekmez mi?