Sana dokunmayan...
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Kim bilir daha ne kadar konuşacağımız Trump-Erdoğan buluşmasının ortak basın toplantısı kısmında gazeteciler sorular sorabilseydi, Amerikalı gazeteciler yani, en fazla üzerinde duracakları konu ifade ve basın özgürlüğü olacaktı. Cezaevindeki gazetecileri soracaklardı. Hiç kuşkunuz olmasın, en çok bunu dert edip sorgulayacaklardı.

Ne yazık ki, gerçekten bu güzelim memleket adına yazık!, ne zaman bir “devlet büyüğü” gazetecilerin özgürce sorular sorabildiği bir başka memlekete gitse, hep bu türden sorularla karşılaşacak.

Malum, Trump’ın da medya ve gazetecilerle arası hiç iyi değil. O kadar ki, hafta başında ABD Sahil Güvenlik Akademisi mezuniyet töreninde kendisine kılıç hediye edilince, Güvenlik Bakanı John Kelly, “İsterseniz o kılıcı basının üzerinde kullanabilirsiniz, efendim” diyerek şakayla karışık yarasına basıverdi. Açık unutulan mikrofondan Trump’ın da “Evet” dediğini duyduk.

Ama şakaydı hepsi… Trump’ın bile, ABD düzeni içinde, azledilmeyi göze almadan basına kılıç çekmesi olacak şey değil. Baksanıza, “en Türk dostu” Senatör McCain bile, Erdoğan’ın korumaları Türk Büyükelçiliği karşısında protesto hakkını kullananlara saldırdılar diye “Ben olsam Türk Büyükelçi’yi kovardım” dedi.

Bazı değerler böyle işte; ne ülke sınırları tanıyor ne de “Cumhuriyetçi” ya da “Demokrat” olmanıza bakıyor. İnsan hakları, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, protesto hakkı… “Türk dostu” ve “muhafazakâr” McCain için bile dokunulamaz değerler olabiliyor.

Türk Büyükelçiliği önünden koşarak karşıya geçip, karşı kaldırımdaki bir avuç protestocuyu haşat ettiler diye Türk Büyükelçi’yi kovmaya kalkan McCain’e, “Bizim korumalar senin neyini engelledi? Sana ne yaptı da bunları söylüyorsun” denebilir mi?

Tut ki dedik, McCain de “Benim bir şeye tepki gösterip karşı çıkmam için bana bir şey olması gerekmez; bir yanlışa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe ucu bana dokunmasa da karşı çıkmak en küçük demokrasi nosyonuna sahip her insanın görevidir” dese, ne karşılık vereceğiz?

OHAL işte; o kadar çok insanı “engelledi” ki… Misal; elektik ve elektronik öğretmenliği yaparken “FETÖ” soruşturması kapsamında açığa alındıktan sonra meslekten ihraç edilen Mustafa Güneyler intihar etti. İki eğitimci, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, başkentin göbeğinde kendi kendilerini yiyip bitirerek adım adım ölüme gidiyorlar.

OHAL size ne yaptı, neyinizi engelledi sorusunun muhatabı olmak için mutlaka o üç eğitimciden biri mi olmak gerekir? Sana dokunmayana ses etmemek erdem midir?

TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik, “10 aydır bir daha uzatılmayacağını umduğumuz OHAL döneminde yaşıyoruz” diyerek OHAL’in bir daha uzatılmamasını umduklarını söyleyince aldığı karşılık bu oldu: “OHAL konusundaki endişelerinizi anlamıyorum. OHAL bugüne kadar işadamlarımızın, sanayicilerimizin neyini engelledi?”

Yani, bu ülkenin vatandaşları; işadamları, sanatçıları, akademisyenleri, işçileri, memurları herhangi bir konuda itiraz etmek için mutlaka o konunun doğrudan kendilerine zarar vermesini beklemeli. Yani, sana dokunmayana itiraz etme!

İnsanlık bu anlayışı terk edeli çok oldu oysa. Çağdaş dünyada sizi insan yapan şey; size dokunmayan, sizi engellemeyen şeylere de itiraz edebilmeniz oluyor.

Ahmet Şık’ın, Kadri Gürsel’in, Güray Öz’ün, Musa Kart’ın, Mahir Kanaat’in, Oğuz Güven’in ve onlar gibi cezaevlerindeki diğer gazetecilerin durumuna, Murat Çelikkan’ın mahkûmiyetine “Bana dokunmuyorlar ya” diye itiraz etmeyecekseniz, nerede kaldı gazeteciliğiniz, nerede kaldı insanlık!

Son 7 yıldır adliyeler ikinci adresi oldu gazetecilerin. Haydi, sizin derdiniz olmasın gazetecilik, çağdaş insanlık falan ama her nereye bir “devlet büyüğünüz” gitse memleketi ve sizi temsilen, aman bir gazeteci çıkıp da soru sormasın diye dua eder hale gelmek… Büyükelçinizin kovulması çağrılarına muhatap olmak… Bunlar da mı derdiniz olmayacak?

“Sana dokunmayan…” diye bir şey yok, biliyor musun, sonunda dönüp dolaşıp dokunur mutlaka!