Sanat alanında ekonomi politik
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Başlığı biraz daha zorlasaydık, yazının gerisine gerek kalmayabilirdi. Sanat piyasasının veya sanat endüstrisinin ekonomi politiği deseydik örneğin. Bu halde, incelenen özne değişecek, ekonomi politiğin temel yaklaşımlarını dile getirmek yeterli olacaktı.

Yunanistan’ın AB ile bilek güreşi sonrasında, pek çok kişi sorunun ekonomisini, politikasını, sınıfsallığını, dünya emperyal sisteminin işleyişini atlayarak, SYRIZA yetkililerini yerin dibine sokma yarışına girişti. Bu konuda kimi yetkin insanların yazdıkları imdada yetişti. Aslında şu tılsımlı “ekonomi politik” kavramını ya unutuyoruz, ya da dünya emperyal sisteminin, açık ve gizli, yoğun eleştirileriyle zihin kirliliğine düşüyoruz. Bu kirlilik içinde de ekonomi politiği, reel sosyalizm ile birlikte çökmüş, modası geçmiş bir kavram sayıyor ve sanıyoruz. Bu açıdan, sorunun ekonomi, politika boyutları dışında, sanat açısından kısa bir anımsama gerekiyor gibi geldi…

Fotoğraf doğduğunda, çok kişi resmin öleceğini düşündü. Bu çok kişiden bazısı resmin ölümünden derin kaygılar duydu. O günden bu zamana bakıldığında, fotoğrafın resmi öldürmediğini, daha da zenginleştirdiğini, geliştirdiğini artık çoğunluk kabul etmektedir. Bu geliştirme ve zenginleştirme bahsinde fotoğrafın resim için bir alt zemin olmasının ötesinde, düşünsel ve estetik bir katman atlayışından söz ediyoruz.
Benzer durum sinemanın endüstriye dönüşmesinde tiyatro için de söylenmişti. Hemen arkasından televizyon piyasaya sürüldüğünde radyo ve sinema için çok kişi ölüm çanlarını duymaya başlamıştı. Günümüzde sinemanın tiyatro üzerindeki ezici üstünlüğü bir yana, tiyatro henüz ölmedi. Yine, televizyon ile sinema neredeyse karşılıklı sarmal ve birbirinden beslenen bir ikiliye dönüştü.

Tiyatro da, fotoğrafta olduğu gibi sinemadan çok beslendi. Kestirmeden söylersek, günümüzde kimi sanat türleri bu sanatlar arası ilişkiden doğmuştur. Örneğin video sanatı! Ki bu türde sadece tiyatro ve sinema değil, resim ve fotoğraf gibi görsel anaçların ebeliği var.
Bu temel süreçlerden sonra hemen bilgisayar ve internet ile kitap ve gazete arasındaki amansız düello akla geliyor. Bu konu 20. yüzyıl sonlarında tartışılmaya başlandı. Şimdi 21. yüzyılda olduğumuza göre, konu bir yüzyıldır tartışılmakta!

Burada da hata, sanat ve ekonomi disiplinlerinin birlikte ele alınmamasında. Konunun sanat, estetik, bireysel yaratım ve üretim koşulları elbette çok önemli. Ama fotoğraftan sinemaya, sinemadan radyo ve televizyona giden yolun para basar hale gelmesinin -burada da- temelinde ekonomi politik yatmakta. Kâr sağlanmaya devam ediliyorsa, türün sonuyla ilgili tartışmalar da bu sonuca bağlı olacaktır.

Kapitalist üretim veya diğer adıyla endüstri üretimi ile kültürel üretimin paralelliği gözden kaçırılmamalı. Buna en açık örneği kendi ülkemizi gösterebiliriz: Endüstri verilerimizle sanatsal üretim verilerimiz aynı oranda düşük. “Refah toplumunda” sanat üretiminin ve sanatsal özgürlüğün sınırları bir başka ölçüt. Refah toplumu, üretimin ve tüketimin bol olduğu toplum demek en özetiyle! Üretim ilişkileri/aracı ve üretim süreci dinamiği ve diyalektik ilişkisi sanat alanından uzak değil kısacası.

Sanatta en genel deyimiyle muğlaklığa yer olmadığı gibi, bunun gibi ve bundan önce, ekonomide, ekonomik üretim biçimleri sürecinde de muğlaklığa yer yok. Muğlak olan ölüyor çünkü. İktidarlar kendileri için rasyonelliği, muhalif düşünce için muğlaklığı ister/seçer.

Haftaya dize; “çok sevmenin sınavı olabilir mi özlem” (Enver Topaloğlu, Aşk Kayıtları, Yitikülke)