Sanat cinayettir, ülke cinayet mahalli
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Sanatçı, iktidarın nesneler düzeninde bir nesne olmak istemiyorsa, içindeki iktidarı öldürmeli. İktidarın sığınağından, bedenlerimizden başlamalıyız işe: Önce içimizdeki çokluğu görünür kılalım, sonra bakın nasıl da çoğalacak yeryüzü

Geçen günlerde medyada şöyle bir haber çıkmıştı, hatırlayacaksınız: “ABD’de bir sanat galerisinde, bıçaklı saldırı düzenleyen kişi performans sanatçısı sanıldı. Saldırıda bir kişi yaralandı.” Bu haber, sanatın doğasının ne denli değiştiğini, neyin cinayet neyin sanat olduğu konusunda şaşkınlık yaşadığımızı gösteriyor. Acaba bu zamana kadar sanat ortamlarında karşılaştıklarımız sanat değildi de cinayet miydi? Bu soru eskiden olsa kolaylıkla yanıtlanabilecek bir soruyken akademik kuralların yıkılmasıyla birlikte sanatın doğası değişince artık neyin ne olduğu pek anlaşılmıyor.

Öncelikle şunu baştan kabul etmeli: Sanat bir cinayettir ve galeri de bir cinayet mahalli. Sanatı bir kurallar bütünü ve sınırları iktidarca belirlenmiş bir alan olduğunu kabul ediyorsanız, eleştirel görünseniz de egemen sistemle bütünleşiyorsanız iktidarla uzlaşıyorsunuz demektir; ya da sanatın kural tanımaz ve sınırları ihlal eden tavrını, iktidarla uzlaşmayan devinimini onayladığınızda ise sanatınız devrimcidir. O halde hangi yapıta bakarsak bakalım, hep bir cinayete tanıklık edeceğiz. Biri, sanatın ele avuca sığmaz doğasını, tahakkümcü, hiyerarşik, egemen değerlere saldırısını evcilleştirerek sanatı öldürecektir; hatta sanatı öldürmekle de kalmayacak, iktidarların yeryüzünde işledikleri cinayetlere de ortak olacak. Diğeriyse, egemen anlayışın dayattığı sınırları ihlal ederek, yeryüzünü yağmalayan iktidarla uzlaşmayı reddettiğinde iktidar-güdümlü sanatı öldürecektir. Egemen devletçi anlayışlar sınırlar koyarak sanatı denetlemek isteseler de sanatçının ele avuca sığmaz tavrı her sınırı, özgürlüğe açılan bir kalkış noktası gibi gördüğünde ve yerleşik değerlerin, nesneler sisteminin alanını terk ettiğinde bir sanat yapıtı çıkacaktır ortaya. Egemen anlayış bunu bir cinayet olarak niteleyebilir. Ve çok geçmeden devletin cinayet masasının sanat komiserleri olayı soruşturarak sanatı dört duvar arasına kapatmaya çalışsalar da iş işten geçmiştir. Sanat, duvarları ve iktidarın nesneler düzenini yıkarak ufka doğru kaçış yolculuğuna başladığında, yeryüzünün ayrı düşürülmüş unsurlarını artık tek bir içkinlik düzleminde yan yana getirerek ve aralarında bağlar kurarak isyan hareketini başlatmıştır bile.

Kazimir Maleviç, nesneler düzenine saldırarak isyanı başlatmıştı. Devletin nesneler düzeni içinde kalarak sanat yapamayacağını biliyordu: “Sanat artık devletin ve dinin hizmetinde olmak, değişen kültür tarihinin kaydını tutmak istemediği için objeden (nesne) kopmak istiyor” diye yazıyordu, 1927 tarihli Süprematizm manifestosunda. Nesneleşmeyi yok etmeden, insanın da nesneler düzeninde bir nesne olduğu iktidarın mekânını yıkmadan ne sanat yapmak ne de yaşamak mümkündür. Devletin kendi düzen anlayışına göre mekân içine yerleştirdiği nesneler, bedenlerin mekân içindeki davranışlarını nesneleştirip biçimlendirmekle kalmıyor, hiyerarşik nesneler zihinleri de kilitliyor.

Duchamp ise iktidarın hiyerarşik nesneler düzenine saldırdı. Nesneler hiyerarşisinde yeri ve işlevi belli olan bir pisuarı alıp bir sanat yapıtı olarak önermişti. Maleviç “Siyah Karesi”nde, nesneleri tamamen ortadan kaldırarak, barındırdığı gizil kuvvetlerle bizi siyahla, içinden yeni ve yaşanabilir bir dünyanın çıkacağı kaosla baş başa bıraktı. Ya Walter de Maria’ya ne demeli; ağzına kadar siyah toprakla doldurarak sergi mekânını yeryüzünün doğurganlığıyla kirletmişti. Sanatçılar, hiyerarşik nesneler düzenini altüst ederek yeryüzünün unsurları arasında hiyerarşik olmayan, yatay bir ilişki ağı öneriyorlar.

İktidarın ışığı kör etmiş bizi, siyahı ve barındırdığı çokluğu göremiyoruz. Tekçi ve hiyerarşik düzenini dengede tutmak için her yolu denese de dengeyi bozacak kaos, yani siyah hep içimizde. Ve dengede tutulmaya çalışılan, nesneler düzenidir, yani cinayet mahalli; direnenleri katlederek nesneleştiren düzen. Sanatçı, iktidarın nesneler düzeninde bir nesne olmak istemiyorsa, içindeki iktidarı öldürmeli. İktidarın sığınağından, bedenlerimizden başlamalıyız işe: önce içimizdeki çokluğu görünür kılalım, sonra bakın nasıl da çoğalacak yeryüzü.