Sanat konuşursak barış umudu artar!
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
Bugün klasik saydığımız öykülerin kimse için bir kıymeti olmadığı, zulmün kol gezdiği günlerde, bıkmadan, usanmadan, yaşadığını anımsamak için kalem oynatıyordu Sait Faik

“Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” Tam da öyledir, Sait Faik’in dediği gibi. Hemen yanı başında duran kalemi kutsal bir nesne gibi avuçlar, koklar, okşar, öper yazar. Yazar dediğim; yazmak zorunda olan kimsedir, elinde olmadan düşer bu bitimsiz, bol yamaçlı, uçurumlarla dolu yola…

Sartre, odasında düşünceli oturmaktadır. Kavgacı bir aydın, her gün hakkında çıkan yerli yersiz metinlere yanıt vermekle meşgul ve bir yandan hayatı anlamlandırmak için yazmaktadır. Komünist Parti’yle derin kavgalara girmiş, sürekli kovulan, istifa eden yapayalnız bir aydındır. Dünyanın halini kendine dert edinmiş; kimselere yaranamadığı için, bir aydın olarak yaşamanın bu derin yalnızlıkla boğuşmak olduğunu öğrenmiştir. Arka arkaya yapıtlar verir. Hayatın anlamı/anlamsızlığı üstüne çullanmıştır. Bir yandan sözünü sakınmaz, elinde değildir. Öte yandan yazmak tercihi değil, zorunluluğudur.

YAZMADAN DURABİLİR MİSİN?

Üniversitedeki odasının kapısı tıklanır bir gün. Genç bir adam girer içeri. Sartre düşünceli bakar. Genç, biraz tedirgin, çekingen girer konuya: “Bir şeyler yazmak istiyorum. Aklımı kurcalayan türlü meseleler var. Ama doğru mu yapıyorum yoksa ne yapmalıyım kestiremiyorum. Sonra vazgeçiyorum. Sizden öğüt almak istedim. Sizce yazmalı mıyım?” diye sorar. “Yazmadan durabilir misin?” diye karşı soru yöneltir Jean Paul Sartre. Genç başını olumlar biçimde, “evet” diyerek sallar. Sartre: “Öyleyse yazma” der. Söz biter, Sartre çalışmaya döner.

Yazar dostum Ahmet Ümit’le bir kez yayında bu konuyu tartışmıştık. “Ben Sait Faik gibi değilim, yazmasam da yaşardım” dedi. Uzunca düşündüm bunun üstüne. Eğer öyle olsaydı, hâlâ yazıyor olmaz ve en çok bununla mutlu olduğunu bizle paylaşmazdı. Yazarlığın bir tür yazgı olduğu, uyku dahil, tam zamanlı bir iş olduğu, kişiyi hastalıklı kıldığı yeni bilgiler değil elbet. Kimi bunun gösterişini, toplumda çağrıştırdığı duyguyu sever, kimi sahiden yazar.

SALAH BİRSEL ANLATIR

Sait Faik hayatı boyunca, özellikle annesine, işe yaradığını kanıtlamak istemiştir. Bugün bizim klasik saydığımız öykülerin kimse için bir kıymeti olmadığı zamanlarda, bıkmadan usanmadan, belki de yaşadığını anımsamak için kalem oynatıyordu Sait Faik. Yoksulluğun, baskının, zulmün kol gezdiği günlerde… Açlığın, acıların hüküm sürdüğü dönemler; adaya sığınmış, sıradan insanların arasına karışıp belki de bile isteye gizlenerek yazmaktaydı. Ömrü boyunca belki sadece bir kişinin ona yazar muamelesi yaptığını düşünürsek, çok daha iyi anlarız yazmanın ne tür hal olduğunu. Bitimsiz, yalnız ve direnç gerektiren…

Salah Birsel “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu”nda anlatır. Bir gün Çiçek Pasajı’nda, içinde Tahir Alangu’nun da bulunduğu bir topluluk demlenmektedir. Salah Birsel’in söylemesine göre; “Ne cıbıl heriflersiniz bir ıstakoz ısmarlayalım da mideniz bayram etsin” deyiverir Sait Faik. Meşhur ıstakozcu çağırılır. Gelen hayvanı şöyle bir yoklar. “İyi değil bu” der, geri gönderir. Parasıyla değil mi ya, yenisi gelir. Yeni gelen ıstakozda iş olduğunu hemen kavrar öykücü. Çıtır çıtır kırar hayvanı ve koca tabak dolusu beyaz ete kavuşur masa.

Boş işlerle meşgul, ortaya gevezelik ettiğini düşünür Tahir Alangu, ilkin Sait’in. Önünde bulunca koca tabağı, bembeyaz etle dolu, şaşar Alangu. O vakit söz yine Sait’tedir: “İşte böyle. Kimi insanların içi koftur. Hiçbir şey çıkarılamaz. Kimileri de işte böyle doludur. Öykücülük işi bunu bulmaktır” der. Ben ekleyeyim; bazı insan öyküye gelmez, içinden bir başkasına verilecek bir lezzet üremez. Aynı saptama yazar için de geçerlidir. Sudan meseleler üzerinde, mühendis gibi kurduğu dünyasına ne kendi inanır, ne okuru inandırabilir. Kimi yalancı bohem hayat sürer, taklittir, hevestir. Sonra ortaya güdük, içtenliksiz öyküler çıkar…

Piyanist Ferhan, Ferzan kardeşler

ÖYKÜSÜNÜN PEŞİNE KOYULUR

Bazı yazar serüvencidir, neredeyse öyküyü kovalar ya da gelir bulur onu öykü. Hemingway’den sık söz ettik bu aralar. Yaşıyor olsa ‘Kulakları çınlasın’ derdik. Dövüşerek yaşar, yaşadığı gibi yazar. Şiddet yaşantısının doğal parçasıdır yazarın. Yazmak için geniş zamanlar aramaz. Hayatın yetmediği yerde kalemi yontar ve koyulur öyküsünün peşine. İlkin gazetecidir Hemingway. Üstelik savaş yıllarında cephede bulunmuş, sahici kanla tanışmış bir gazetecidir.

1923 yılında Türk-Yunan ilişkilerinin görüşüldüğü Lozan Konferansı’nda bulunur Hemingway. Muhabirdir Toronto Daily Star gazetesi adına. Mussolini hakkında. “Siyah gömlek giyip beyaz tozluk takan insanlarda bir terslik var” diye yazar. Mussolini gazetecileri basın toplantısına çağırmış, soru almamıştır. Elinde bir kitapla poz verir foto muhabirlerine. Hemingway kitabı fena merak eder. Fırsatı yakalar ve görür. Faşistin elinde bir sözlük vardır, üstelik ters tutmaktadır Mussolini.

Sözü Hemingway’den açmamız rastlantı değil. Yaşamıyla da romana konu olacak denli ilginç biridir. “Paris Bir Şenliktir” okunsa iyi olur. Parasız yaşamak, içki âlemlerine dalmak, şehvet geceleri geçirmek, at yarışları ve boks ringleri tam yazara göredir. Yazarlık heveslileri için bu görüntüyü edinmek, bohem bir yaşantıyı sürmek elbet hayli çekicidir. Ama nihayetinde gelir ve o son söze dayanır tüm yaşamı Hemingway’in: “Yapmam gereken tek şey, yeniden yazmaya başlayacağım o sabaha kadar sağlıklı kalmak ve zihnimi açık tutmaktı."

2. Dünya Savaşı'nda gazetecilik yapan Ernest Hemingway cephede, askerlerle yaptığı bir röportajı tamamlamışken

EDEBİYAT DEDİĞİMİZ...

Tüm devletler, iktidarlar zalimdir ve yazarlar bunu görür. Kimi teslim olur, cesaretsizdir. Yine de büyük yapıt verebilir. Kimi isyan eder, yazgıya boyun eğmez, hapislere düşer ve inadına yazar. Onlar da büyük yapıt verir. Yapıtların değeri zamanın terazisinde inceden tartılır. Biz yaşadığımız dönemde bu yazarların tutumlarına tepki verebilir, hatta tiksinti duyabiliriz. Tersi de mümkün alkış koparabilir kimi yazarlar. Güncel değerlendirmeler kaybolur, gider. Gerçek eleştirmen; yazdığının yapıtla birlikte o dediğim mükemmel teraziyle ölçüleceğini bilendir. Diyeceğim; yazar bile isteye bu işten sıyıramaz kendini. Kan akarken yazmak çoğu zaman bir görevdir.

Saint-Seans'ın 'Hayvanlar Karnavalı' adlı eseri sahnelenirken.

Rimbaud gibi olana bir diyeceğim yok. On sekizinde şiir âlemini allak bullak edip kendi korkunç dünyasının peşine düşen şairin cesareti başlı başına şiirdir. Bazen şiir şaire döner, kimi zaman şair şiire. Bazı zaman içerik ve görünüm arasında uçurum oluyor. Hani şu; öz ve biçim kavgası… Eğer çocuklar ölürken şiir, roman, öykü yazmayacaksak; spor da yapmamalıyız veya sevgilimizle tatile de çıkmak ayıptır. Bana kalırsa romancı tüm bu çelişkilerin toplamıdır. Edebiyat dediğimiz budur.

Sartre, uzun yıllar beraber olduğu Simone de Beauvoir ile

Thomas Mann “Efendi ile Köpeği” adlı öz yaşamöyküsü unsurları taşıyan kısa metninde, günlük yaşantıyı anlatır. Av köpeği Baushman ve sahibi arasında geçen olaylar ve Münih çevresinde doğanın görünümü temel izlektir. Dünya savaşı sırasında akan olaylar, bir köpeğin davranışlarının, neredeyse insan ruhu kadar derinden irdelenmesi şaşırtıcı derecede ayrıntılarla ortaya serilir. Uzun betimlemeler, köpeğin nasıl bir doğa içinde ruh değişimleri yaşadığını gösterir. Bu büyük yazar, duyarsızlığından veya bencilliğinden mi yazmıştır tüm bunları? Kaldı ki; yazar öyle hissetse bile, her kitap bize insana dair bir soru sorar.

MÜZİĞİN SOYLU TINISI

İzmirli bir aile Oltenler. Herkesin umutsuz, kırık dökük bir ruh haliyle yaşadığı şu dönemde, bizim memlekette pek rastlanmayan bir işe soyundular. Ben geçen sene tanıştım onlarla. Piyanist Ferhan, Ferzan Önder kardeşlerin davetiyle Saint-Seans’ın ‘Hayvanlar Karnavalı’ adlı eserinde anlatıcı oldum “Olten Filarmoni Orkestrası”na. Şef İbrahim Yazıcı, Önder kardeşler ve şahane orkestra sahneyi paylaştık. Gösteri sonrası Oltenler ağırladı bizi ve konuştuk. Para kazanmanın vahşice olduğu günlerde, topluma soluk almak için giriştikleri işe hayran kaldım. Ceyhan ve Fatma Olten’e büyük saygı duydum.

Hayat böyle mucizelere gebedir. Kızlarına verecekleri armağan buymuş işte. Her ay müziğin en incelikli, soylu tınısını duyurmak ona. Sadece kendi kızlarına değil elbet. Hepimizin kızlarına, oğullarına; bayağılığa batmış memleketin insanlarına kutup yıldızı olmak için çıkmışlar yola. İnsandan umudu kesmeyişim bundan. Bilemezsiniz ne vakit, nasıl biri çıkacak ve sallayacak hayatı; yepyeni bir dil kuracak hepimiz için. Sanat konuşmaya başlayınca “barış” umudu artar. Bunu diri tutmak için en karanlık günde bile yazar insan. Eğer sahiden yazarsa…

Neden Oltenlerden söz açtım? Sait Faik yeniden ses olacak hepimize de ondan. Fazıl Say’ın bestelediği, Özen Yula’nın yazdığı ve geçen yıl festivalde izlediğimiz/dinlediğimiz esere bu kez Olten Dörtlüsü eşlik edecek Bodrum’da. Edebiyat, müzikle buluşacak. Hem Sait Faik öyküleri canlanacak, hem ruhu dolanacak aramızda. Elde olmadan aklına düşüyor insanın: Günün birinde binlerce insanın çığlık çığlığa onu alkışlayacağını düşlemiş midir Sait Faik?

Belki hâlâ kurşun kalemini Burgazada’da yontmaktadır kim bilir?

Thomas Mann köpeği Bauschan ile