Sanat öldü yaşasın sanat!
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Sanatçı, kavramsal sanat sürecinde kaybettiği elini yeniden bulmalı ve yeryüzünü, el, beden ve zihin yolundan geçerek, duyumsayıp duyumsatamadıkça kör bir kuyunun içindedir

Sanat tükendi ya da biz tükendik. Sanat tükendiyse bize artık hiçbir şey duyumsatamıyordur. Yok, biz tükendiysek sanat artık içimize işlemiyor. Her iki durumda da sanatla ilişki kuramıyoruz. Sanat, Duchamp’tan sonra hazır-nesnelerin enstalasyonuna dönüştükten sonra nesne enflasyonuna nesne katmaktan başka bir işe yaramıyor artık. Hazır-nesnelerin tuhaf yan yana getirilişlerinin ilk anda yarattıkları şok edici etki yerini, nesnelerin sıradanlığına bırakınca bıkkınlık vermeye başladı. Güncel sanat adına yapılan hazır-nesne ağırlıklı sergilerde o kadar çok tekrarlarla karşılaşıyoruz ki insanın sergi alanına giresi gelmiyor. Pentür gibi konvansiyonel biçimleri dışlamak için 90larda uydurulmuş bir terim olan ‘güncel sanat’ sanatı, büyük kavramlarla sarmalanmış hazır-nesnelerle doldurdukça tüketim toplumunun nesne fetişizmiyle bütünleşti. Sanatçının eli ve bedeni ortadan kaybolurken, koca kafalı ve içi sadece hazır bulduğu ya da sipariş ettiği nesnelerle dolu bir sanatçı tipi kaldı geriye. Ve bu sanatçı tipinin yaptığı tek şey, hazır nesneleri yan yana getirip sansasyon yaratmak.

İmge bombardımanı

sanat-oldu-yasasin-sanat-119982-1.

Enstalasyonlar bıkkınlık verdi artık ve nesneleri tükettikçe kendilerini de tükettiler. 60ların başında başlayıp çığ gibi büyüyen ve 70lerde sönüşen performans sanatının kaderini paylaşacak gibiler. 60larda neredeyse tüm sanatçılar çalıştıkları alanları terk edip beden performanslarına yönelmişlerdi ve 70lerde çalıştıkları alanlara geri dönünce Marina Abramovic dışında beden sanatında ısrar edenler pek kalmadı. Enstalasyonlarda bol gelen kavramların içine yerleştirilmiş sıradan nesnelerin kifayetsizliğiyle baş başa kalan bedenini yitirmiş sanatçı, sanata geri dönebilecek mi acaba? Büyük kavramlarla düzenlenen sergilerdeki işlere bakınca, battal boy bir giysinin içindeki cılız bedenler gibi görünüyor sanatçı ve nesneleri.

İmge üretimi de gerçeğin ürettiği imgelerin yinelenmesi ve klişeye dönüşmesinden öteye geçemiyor. Üzerimize her yandan imgeler yağıyor ve bu imge bombardımanında, göçmen sorununu Aylan bebeğin kumsalda yatan küçük bedeniyle ya da Gezi Direnişini gaz maskeleriyle imgeleştirdiğinde sanat, gerçek imgenin yarattığı etkiyi evcilleştirmek başka bir işe yaramıyor. Üstelik iç burkan imgelere karşı bedenler bağışıklık kazanmış; içimize işlemiyor. Sanat, sanat olmak, duyumsatarak bedenin bileşiminde, duygu ve düşüncelerde yeni düzenlemeler yaratmak istiyorsa, vahşi imgeler üretmek zorunda. Evcil ürünler, en sarsıcı olayları bile sıradanlaştırmaya yarıyor sadece. Katlanılamaz olanı katlanabilir hale getiren evcimen nesneler. Ve sanatçı, yaşadıkları felaketleri evcilleştirerek mağdurları istismar ettikçe kariyer yapıyor.

Kadavra sanatı

Tuvalin yüzeyini terk edip kendini nesneler dünyasında bulan sanatçı, büyük kavramlarla iş görse de cılız nesnelere bitişik cılız bir figür olarak duruyor. Sanatçının, tuvalin yüzeyinde bir imgeyi klişeye, tekrara düşmeden boyası ve fırça darbeleriyle kendince görünür kılmak için giriştiği bedensel mücadelenin izleri sanatta yok olunca, gerçek imgelerin ve nesnelerin evcimenliği kaldı geriye. Sanatçı üreten değil, başkalarının ürettiklerini kendi ürünüymüş gibi sergileyen, kendi bedeninden kopmuş bir üst akıl gibi dolaşıyor aramızda ve bizden, bu bedeni olmayan sanatçıya saygı göstermemiz bekleniyor. Bedensizleşen bir dünyada sanatçının da bedensizleşmesiyle, birer özne gibi böbürlenerek bize tepeden bakan nesnelerden başka bir şey görmez olduk. Sanat, bedenlerde duygu ve düşünce üretmek istiyorsa, bedenleşmeli. Sanatçı, kavramsal sanat sürecinde kaybettiği elini yeniden bulmalı ve yeryüzünü, el, beden ve zihin yolundan geçerek dolayımlamadıkça, duyumsayıp duyumsatamadıkça kör bir kuyunun içindedir. Bu haliyle sanat, ölü nesneler ve imgeler üreten bir kadavra sanatıdır. Güncel sanatın kendini, dipdiri bir bedenle güncellemesi gerekiyor. Ve Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” dediği gibi, bu haliyle güncel sanatla da yaşadığımız felaketler dünyasında sanat yapılamaz. Felaketleri evcilleştirmekten öteye geçemiyor çünkü. Sanatın bir felaket gibi inmesi gerekiyor bedenlerin ve zihinlerin üzerine; iktidarın tasarladığı mevcut şeyler düzeninde, nesnelere kilitlenmiş zihinleri yıkan bir felaket. Yeni duyumsama ve algılama biçimleri yaratarak bedensel devrimlere yol açan, duyumsayan ve duyumsatan bir bedene dönüşmedikçe sanat, ölüdür. Sanat öldü, yaşasın sanat!