'Sanatçılara bakış açısını belirleyen faktörlerin ilk sırasında medya var'
06.08.2018 09:44 KÜLTÜR SANAT
‘Hiçbir sanatçının bedenine bomba bağladıktan sonra kalabalığın ortasına atlayıp kendini patlattığına şahit olmasak bile, genel itibariyle ebeveynler sanattan, şeytandan daha fazla korkuyor’

DERYA AYDOĞAN [email protected]

Tüm mesleklerin içinin bir bir boşaltıldığı AKP iktidarında, itibarsızlaştırılan alanların başında ‘sanat’ da geliyor. Toplumda ‘sanatçı’ hakkında oluşan önyargılar, ilgisi doğrultusunda kendine meslek olarak sanatsal alanları seçecek gençleri ve ebeveynlerini doğrudan etkiliyor. İktidar tarafından topluma empoze edilen ve yaygınlaşan “Tiyatrocu olup, anarşist mi olacaksın?”, “Bütün sanatçılar aç”, “Yaşam tarzları bizim aile yapımıza uygun değil” gibi bakış açıları sanatçıyı toplumdan uzaklaştırıp, yabancılaştırıyor ve değersizleştirmeye çalışıyor... Sanatçının itibarsızlaştırılması üzerine hazırladığımız dosyanın ilk bölümünde Sosyolog Yavuz Çobanoğlu'na merak ettiklerimizi sorduk.

»Toplumun sanatçılara bakış açısı nasıl oluşur?
Bugün sanatçılara bakış açısını belirleyen faktörlerin ilk sırasında medya yer alıyor. Sanatçılar medyada nasıl değerlendirilirse, kitle de ona göre bir algı sahibi oluyor, bir bakış açısı geliştiriyor. Burada mevcut iktidarın sanat ve sanatçı tarifine (tıpkı diğer alanlarda yaptığı gibi) müdahalede bulunduğu, bunları kendi politik meşrebince tanımladığı da bir başka gerçek. Dolayısıyla kim sanatçı kim değil? Genellikle devlet kaynaklarından beslenenler ‘sanatçı’ etiketini alıyorlar. Hatta iki şarkıyla unutulan da ‘sanatçı’ elli yıldır şarkısı dinlenen de sanatçı görülüyor.

‘Milletin değerleriyle barışık olma’
Politik iktidara ve medyasına göre sanat ve sanatçı, “milletin değerleriyle barışık olma” mecburiyetine sahip, uysallaştırıcı eserler üreten, evrensel sanata dair bir kaygıya asla sahip olmayan ve sadece ortalama insanın duygularına seslenen, devlete ve milletine sarsılmaz biçimde bağlı, poiesis bir Osmanlı tarihine ya da etnik kimliğine referanslı eserler ortaya çıkaran, “benzersizlik” problemi olmadan geçmişte yapılanların tekrarlarına yönelik ürünler sunan bir tür memurluk müessesesi makamını işgal ediyor. Yani burada ‘sanatçı’, kimin için, neyin ne kadar üretileceğinin bilindiği, Devlet Malzeme Ofisi gibi bir şey. “Yolla oradan bir heykel” deniyor, bir elde mızrak bir elde kalkan bir yeniçeri gönderiliyor.Şarkılar, diziler, filmler, resimler, heykeller, köprüler, binalar, yani sanatın elinin değebileceği her şey böyle...

Yine de bunun da anlaşılır bir yanı var. Çünkü bir kesim için, sanatın içerisindeki özgürlük duygusu, yine sanatın sürüklediği “muhalif olma” zorunluluğu, benzersiz bir eser ortaya koymak adına ayak bağı olan toplumsal bağlardan kurtulma gerekliliği rahatsızlık verici bir durum. Öyle ki bu durumun, geçmişten günümüze gelen mevcut iktidarların tümünü rahatsız ettiği rahatlıkla söylenebilir. Dolayısıyla sanatın bu özgürleştirici ve tehdit olarak görülen yanı, bir süre sonra onun karşısına “millî sanatın” çıkarılmasıyla sonuçlandı.

Bugün ülkemizde sanatın toplumsal bağları oldukça zayıf ise, ki öyle, bunun büyük bir sebebi de iktidarların uyguladığı politikalar ve bu politikaların medya üzerinden büyük oranda bir kamuoyu desteği almasıdır.

»Sanatçının itibarsızlaştırması sonucunda ise aileler çocuklarının sanatçı olmasını istemiyor.
Aslında bu durumun politik iktidarlardan daha ziyade, doğrudan zihinsel ve kültürel yapımızla bir ilgisi olduğunu söyleyebilirim. Bu öncelikle zihinsel ve kültürel bir durum, çünkü sanatın ve sanatçının yaşadığımız ülkenin zihniyet dünyası ile kültürel yapısında değerli, belirgin ve saygı uyandıracak pek az yeri var. Tabii bu ‘azlığın’ nedenleri de yine kendi içerisinde saklı.

Günlük hayatta insanların en sık karşılaştıkları iki sanat alanı olan resim ve heykel, yüzyıllarca yasaklanmış; okuma-yazma da çok sınırlı. Tarım toplumundan sanatsal üretim beklenebilir mi? Zanaatkârlık, sanatın yerini almış. Zanaatkârlar da ekaliyetlerden zaten, Osmanlı’nın son yılları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki milliyet davası sonrası onlar da kalmamış. Osmanlı’da en çok minyatür gelişmiş, fakat o da bir zümreye özel kalmış, kamusal alanda görünürlülüğü olamamış.

siyasi-iktidar-ile-medyanin-sanatciyi-itibarsizlastirmasi-496087-1.

İnsanlar görünürlülüğü olan sanat eserleriyle evlerinde, sokaklarda, okullarda, hatta ibadet yerlerinde karşılaştıkça ilgi duyar, bir estetik algı, bir beğeni duygusu geliştirirler. Bu algılar ve beğeni duyguları, miras olarak gelecek kuşaklara kültürün de taşıyıcısı olan dil ve zihniyetle aktarılır.

Bizde, Avrupa’dakine benzer biçimde, sanatı ve sanatçıyı sahiplenip, özgürleşmesine öncülük edecek, kol kanat gerecek bir burjuva sınıfı da hiç olmadı. Bugün bizde burjuvalar var ama onlar da bize özgü bir sınıf, politik ve ekonomik olarak devlete eklemlenmiş yaşıyorlar. Devletten ihale peşinde koşarak ancak “yerli burjuva” olunur, tabi bunların sanatı da sanatçısı da ona göredir.

Günümüzde insanların oturdukları evlere bir bakın, birbirinin aynısı ev eşyaları, bir sanat zevki hatta bir zevk parçası görebiliyor muyuz? Ya binalar ve sokaklar? Okullar ve camiler... İzmir’deki okul ya da caminin benzerlerini Mardin’de bulabilirsiniz. Yerliliğin ve milliliğin revaçta olduğu bu günlerde yapılan kamu binalarına bir bakın, her yerde aynı alçı ve beton süslemeler, en çok tercih edilen iki üç model var, fabrikadan getiriliyor ve binaların dış cephelerine yapıştırılıyor. Ucuz, kolay ve zahmetsiz.

Aileler uysal çocuklar istiyor
Hâlbuki sanat eserini değerli kılan, orijinallik, bir düşünce sürecine aitlik ve ‘biricik’ olmasıdır. Aksine bizde birbirine benzemek makbul… “Orijinal bir eser ortaya çıksın” kaygısı ise, estetik bir kaygıdır. Bu kaygı, sanatçı için de onun eserini takip eden, beğenen, alanlar için de aynı oranda önemlidir. Sanatsal ve estetik kaygılar, bir anda ortaya çıkmaz. Bir ülkede sanata ve sanatçıya verilen önemle, sanatın hayatın her alanına sızmış ve değer görmüş olmasıyla, eğitimle, maddî destekle, kültürel politikaların evrensellik derecesiyle, evrensel kabul görüşlerle, sanatın özgürleştirici gücünün meşru görülmesiyle olur.

Bir ülkede bu sıraladıklarım uygulanmıyor, ciddiye dahi alınmıyorsa ebeveynler tabii ki ressam olmak isteyen çocuklarına “ressamların tümü aç,” “tiyatrocu olup anarşik mi olacaksın?” vb. şeklinde tepkiler verebilecekler. Dahası bu yüzden sanatın tüm dalları da bir meslekten ziyade, derslerin yoğunluğu arasında boş zaman geçirilebilecek bir “kafa dağıtma” alanı olarak görülmeye de devam edecek. Çok az sayıdaki aile, gerçek manada çocuklarını destekleyecek ve tüm olumsuz bakışlara rağmen sanata yönlendirecek.

Tabii böyle olunca, dünden bugüne ve yarına mevcut iktidarların, medyanın ve onları izleyip etkilenenlerin, sanatçıyı itibarsızlaştırması da kolaylaşıyor. Sanatçı ‘marjinal tip’ her an vatana ihanet edebilecek potansiyele sahip birisi şeklinde çerçeveleniyor, bu tipin genel zihin dünyalarındaki olumsuz karşılığı, sanatçıyı da ürettiği eserleri de kitlenin meşruiyet sınırları dışarısına itiyor. Üstelik aileler kültürel bir gereklilik icabı genelde “uysal çocuklar” istedikleri için, sanatın çocuklarını zehirleyeceğinden çekiniyorlar. Hiçbir sanatçının bedenine bomba bağladıktan sonra kalabalığın ortasına atlayıp kendini patlattığına şahit olmasak bile, genel itibariyle ebeveynler sanattan, şeytandan korktuğundan daha fazla korkuyor.

***

Sanatın zenginliği mi korkunun fakirliği mi?

siyasi-iktidar-ile-medyanin-sanatciyi-itibarsizlastirmasi-496086-1.

»Diğer ülkelerde sanata ve sanatçıya bakış açıları nasıl?
Pek çok şeyde olduğu gibi, bu farkı da yurtdışına çıkıp, biraz da dikkatli bir gözle baktığınızda rahatlıkla görebilirsiniz. O gördüğünüz şey, şehirlerin birer sanat merkezleri olduğu; tarihi dokunun nasıl bir özenle korunduğu; sokakların, parkların açık hava müzesi görevi gördüğü; sanatın günlük hayatla iç içe yaşadığı; kiliselerin sadece bir ibadet yeri değil, sanat galerisi yerine geçtiği olacak. Örneğin Paris’in dışındaki fakir mahallelerinden birinde, bir devlet okulunun bahçesinde piyano görmüştüm. Öğrenciler sırayla piyano çalıyorlardı. Bunun bizde tahayyülü bile kolay değil.

Dolayısıyla böylece öğrenciler bu gibi yerlerde sanatın evrenselliğinin tadına varabilir, bir estetik duygusu kazanabilir ve yönlendirilebilirler. Sanata ve sanatçıya saygı da böyle oluşur. Sanattan bilinçli biçimde uzaklaştırılmış, tek etkinliğin çocukları sürekli savaş alanlarına götürmek olduğu bir ülkede, ancak nefret üretilir. Huzur da o topraklara uğramaz.

Yine Batı ülkelerinde sanatçı, el üzerinde tutulan insandır. Bugün sadece Mona Lisa tablosu üzerine bile binlerce kitap, makale, yayın var. Shakespeare’in eserleri on binlerce tiyatro oyununa ilham verdi; Raffaello’nun, Caravaggio’nun resimleri insan yaratıcılığının şahikaları olarak takdir görüyor. Batılı, bu eserlerin düşünce dünyasını nasıl genişlettiğini, kendine ne gibi ufuklar açtığını, özellikle Rönesans’ta, dehşetle fark ettiğinden beri sanatın peşinden ayrılmadı. Çünkü bir resim ya da heykel sadece bir sanat eseri değil, ayrıca felsefedir, tarihtir, astronomidir, tıptır. Bir sanat eseri, insanlığa faydalı yeni bir buluşun yolunu açabilir. Aksine insanlığı yok edecek bir silaha da ilham olabilir. Fakat buna yol açma ihtimali üzerinden sanatın yasaklanmasının, daha kötü toplumsal sonuçlara yol açacağını Batı yüzyıllar önce öğrendi. Sanatın zenginliği karşısında, korkuyla yaşamanın her şekilde ve nasıl fakirleştirdiğini de gördü. Bugün bizim önümüzde de böylesi bir tercih duruyor: Sanatın zenginliği mi, korkunun fakirleştirmesi mi? Bu tercih hepimizin geleceğini belirleyecek.