Sanatçının yalnızlığı ve toplumun ruhu
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Türkiye’de sinemanın ekonomi politiği pek çok şeyi anlatmak için ne kadar da kritik: işin özü burada yatıyor, sinemamız üretebilmek için çırpınan ve bu arada öne çıkmak için tutkulu bir arzu duyan insanlarla dolu.

Ama aynı Türkiye’de sinema üzerine neredeyse hiçbir ciddi tartışma yaşanmıyor, sanat eserleri üzerine olabilecek en büyük kabuslardan birisi gerçekleşmiş durumda, hiçbir sanat eseri düşünsel/estetik bir çözümlemeye konu olmuyor.

Sanıyorum eleştirinin bu alanda ne kadar kritik olduğunu Türkiye’nin durumu ispatlıyor, eleştiri kurumu aslında Kagarlitski’nin Pascal’dan aldığı bir deyimle “Düşünen Sazlık” gibidir ve hayatla, sanatla ilgilenen insanların yol haritasıdır. Ama eleştiri kurumu hem siyasal hayatımızda, hem düşün dünyamızda hem de kültürle çevrelenmiş hayatımızda yol gösteremeyince nitelikli eserler bir tür insanı besleyemez ve insana ulaşamaz hale geliyor. Bu nedenle denilebilir ki bir ülkede siyasi iktidarın çürümesi o ülkeyi yaşanmaz hale getirmiyor, tam aksine o ülkenin aydınları çürüyünce ve işlevlerini yerine getiremeyinci asıl çürüme yaşanıyor.

Metin Erksan 1980’li yıllarda Türkiye’yi anlatırken geçmişte kendi durumları için en kritik olanın entelijansiya olduğunu söylüyordu, iyiyle kötüyü, bayağı ile sıradışını ayırt edecek bir entelijansiyanın olmamasını en büyük sorun olarak görüyordu. Bugün bu tartışmada tamamen Erksan gibi düşünüyorum.

Koca koca insanlar, artık 50’sini geçmiş, bir zaman tutturmuşlar Yetmez, ama Evet demişler, aradan daha birkaç sene geçmeden şimdi çıkıp AKP dediklerini yapmadı, demediklerini yaptı diyorlar. Bunu bir savunma, geçmişteki destekleri için bir mazeret olarak söylüyorlar, ama ben de inadına düşünüyorum, ne zaman yaptı ki dediklerin, ne zaman açık ve saydam oldu ki? O zaman işte bir ülkenin aydını meselesi gündeme geliyor, tarihsel bir gelenekten beslenmek, hayata dair tutarlı ve sistematik bir bakışı olmak ne kadar da kritik, hayatımız bir kez daha ispat ediyor.

Mesela Antalya’daki festivali düşünelim, filmler gösteriliyor, Küf’te orada yarışıyor. Minimal bir film, ama düşünsel anlamda çok yoğun, Türkiye’nin yüzleşmediği tarihsel olgular üzerine inşa edilmiş, ama jüri için bu bir yüzleşme vesilesi değil, sanatçının kendi dünyasını seçkinci ve sanatçıya oynayan bir edayla seyirciye dayatması olarak kabul edildiği için yok sayılıyor. Aynı şekilde seyircide bu tarihsel yüzleşmeye hazır olmadığı için filmi yeterince duygulara oynamıyor diye yadsımaya dünden hazır, hatta onlar için festival demek, sinema demek bir duygusal arena, bu arenada Küf onlar için tadımızı kaçıran, huzuru bozan bir film. İşte tam da bu noktada başlıyor Yeni Türkiye Sinemasının sürgünlüğü, kendi ülkesinde sürgün olmaması için bir entelektüel akıma dönüşmesi gerekiyordu, bir fikir açılımı ile beslenmesi gerekiyordu, ne oldu, tam bir yalnızlık içinde tarihe düşülmüş marjinal kayıtlara indirgenmeye başladı.

Türkiye’de sinemada ikinci kuşak sinemacılar geldiler, ilki 1960’larda doğanlardı, ardından 70’lerde doğanlar, şimdi buna 1980’lerde doğanlar ekleniyor, henüz son ikisi birbirinden yeterince ayrışmadı, ama gerçek şu: 60’larda doğanlar siyasal olarak büyük oranda geri çekilmişlerdi ve siyasal olanın dışında bir varoluş alanı arıyorlardı, oysa ikinci kuşak sinemada çok daha fazla doğrudan siyasal meselelere ilgi duyuyor. Ama bunlar üzerine de yoğun bir tartışma yaşanmıyor, asıl kritik olan da bu; bu filmlerin basında yer alması, üzerlerine sıradan eleştirilerin yazılması, yönetmenlerle söyleşi yapılması değildir sorun, çok daha önemlisi bunlar dolayısıyla Türkiye üzerine bir tartışma yaşanmasıdır, olmayan bu, eleştiriyi iğdiş eden budur.

Türkiye’de birinci kuşak dediğimiz 1960’larda doğan kuşak ne yazık ki ikinci kuşağa el vermiyor, bu da çok önemli bir sorun, bunun nedeni de aslında sinemamızın yaşadığı kendi ülkesinde yaşanan sürgünlük durumu, çünkü herkes aslında can derdinde, Türkiye’de yaşamak zor ve elbette hepimiz çırpınarak yaşamı devam ettirmeye çalışıyoruz. Sanıyorum tam da bu noktada ulusal özelliğimiz ortaya çıkıyor, halkımızın aydınımıza, düşün/sanat dünyasına yabancılaşmışlığı o boyutlara ulaşmış durumdaki hepimiz korkunç bir yalnızlığın içinde yaşıyoruz, yalıtılmış hayatlarımız içinde ulaştığımız doğruları toplumsal hayatımıza taşıyamıyoruz.

Bu anlamda tek tek bireyleri çok aşan bir durum söz konusu. Kimi sanatçıların kurdukları hareketler, birlikler tam olarak işlevsiz ve düşünsel/estetik bir zemine dayanmadığı için gerçek anlamda ne hareket olabiliyorlar ne de birlik, aksine çatırdıyorlar daha ilk aşamalarında. İnsan kaçınılmaz olarak diyor ki bir toplum ne kadar sağcı olursa, iktidarı ne kadar sağa yan yatmışsa bile, o topluma ruhunu veren kaçınılmaz biçimde sol oluyor, solun bu kadar güçsüz olması o toplumu ruhsuzlaştırıyor.

Bir topluma birlik hissini veren, o toplumu ayakta tutan bedeni ile ruhunu düşündüğümüzde, işte o bedeni siyasi iktidar, ruhunu ise aydınlar ayakta tututyor, yaşatıyor, aydınlarına sanatçılarına düşman bir toplum düşündüğümüzde, sonuçta ortaya ruhunu kaybetmiş, aklıyla kendini anlayamayan ve elbette giderek daha arkaik ritüellerde birleşmiş kötürüm bir toplum portresiyle karşılaşıyoruz, işte günümüzdeki halimiz budur. Ruhumuzu katlettik yani.