Sandık her şey değildir!
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

1 Kasım akşamı seçim sonuçları aşağı yukarı belli olunca, sevgili meslektaşım ve ozan kardeşim Cihan Oğuz, Facebook duvarına şöyle yazdı:

“Dört yıl sosyoloji, iki yıl antropoloji, dört yıl da iletişim okudum. Hasbelkader 27 yıldır da aralıksız gazetecilik yapıyorum. Düşün düşün, işin içinden çıkamadım. ‘Korku Sendromu’ndan anlayan, suyun bazen 100 derecede bile niçin kaynamadığını keşfeden bir müneccim, bu akşamki sonuçları üç kısa cümlede özetler mi lütfen?”

Ne yazık ki Cihan’ın merakını giderecek bir babayiğit çıkmadı o gece!

Sonraki günlerde nice sosyologdan, siyasal bilimciden, kamuoyu araştırmacısından “türlü çeşitli” yorumlar okuduk, dinledik. Ama ne yalan söyleyeyim, hiçbiri bu akıldışı durumu açıklamaya yetmedi.

Kimileri muhalefet partilerinin beceriksizliğine, kimileri ülkede yaratılan korku ve yılgı ortamına, kimileri de halkın “güvenlik” ve “istikrar” arayışına bağladı, herkesi şaşırtan seçim sonuçlarını...

Bu arada “Stockholm Sendromu”ndan, “celladına âşık kurban” psikolojisinden söz edenler de oldu tabii…

Ama yine de bir şeyler eksik kaldı gibi.

Kim ne derse desin, AKP’nin 7 Haziran’da yitirdiği bir seçimi, beş ay sonra utkuya çevirmesinde tüm muhalefet partilerinin sorumluluğu var.

7 Haziran’da elde ettikleri yüzde altmışlık ezici çoğunluğu çarçur eden bu partiler ne denli eleştirilse yeridir.

Tabii bu yenilginin baş sorumlusunun MHP olduğu unutulmadan…

Akla ziyan tutumuyla her türlü hükümet seçeneğine daha ilk günden kapılarını kapatan MHP’nin Başbuğu Devlet Bahçeli, tek başına iktidar olanağını AKP’ye altın tepsi içinde sunarak, “koltuk tedarikçisi” misyonunu tarih önünde bir kez daha tescillemiş oldu.

Bahçeli, 2002 yılında da benzer bir tutumla koalisyon hükümetini erken seçime zorlamış ve bu öngörüsüzlüğü yüzünden, iktidar ortağı partisini baraj altında bırakmıştı. 1 Kasım’da aynı bozguna uğramaktan kıl payı kurtuldu ama seçmenden ağır bir tokat yiyerek Meclis’in en küçük partisi durumuna düştü.

HDP’nin 7 Haziran’daki başarıyı yakalayamamasının nedeni ise büyük ölçüde kendi dışındaki etkenlerde aranmalıdır. PKK’nin bu süreçte silahlı saldırıları yoğunlaştırması, Tayyip Erdoğan’ın “oyun planı”nı kolaylaştırmış ve HDP’yi “devlet”le PKK arasında çaresiz bırakmıştır.

Seçim sonuçları sorgulanmalı

7 Haziran'da tepetaklak olan AKP, beş ay sonra tek başına nasıl iktidar olabildi? Bu kısa zaman aralığında AKP'nin kazandığı 5 milyon ilave oyu nasıl açıklayacağız? Hangi manipülasyonlar ve seçim hileleri girdi devreye, bilmiyoruz. Muhalefet partilerinin, sonuçları hiç sorgulamadan hemen kabul etmeleri anlaşılır gibi değil!

İktidar yanlısı anket şirketlerinin ve AKP sözcülerinin bile en çok yüzde 43-44 bandında gösterdikleri bir parti, beş ayda nasıl 9 puan daha fazla oy aldı?

Haziran 2015’te toplam kayıtlı seçmen sayısı 54.8 milyon iken, Kasım 2015’te 56.9 milyona nasıl yükseldi? Bu kadar kısa sürede iki milyon seçmen artışı ve geçersiz oylardaki dikkat çekici azalış hiç mi kuşku uyandırmıyor?

Kaldı ki seçim sürecinin adil olmadığını, halkın katliamlarla korkutulduğunu, medyanın sindirildiğini, Türkiye'de seçimleri izleyen uluslararası gözlemciler de açıkça belirtiyor...

Muhalefet partileri bi zahmet yenilgi psikolojisinden kurtulup bu konunun üzerine ciddiyetle eğilmeli...

Saray’ın Pirus Zaferi

AKP, 7 Haziran yenilgisini tersine çevirmek için "korku stratejisi" izledi.
"Kaos" dedi... "İstikrar" dedi... "Tek başına iktidar" dedi ve kazandı.
Ama Saray’ın kışkırtıcı politikalarıyla bu denli kutuplaşmış, düşman kamplara bölünmüş bir Türkiye'de tek başına iktidar, gerçekten "istikrar" getirir mi, onu da yaşayarak göreceğiz.

Bana sorarsanız, toplumsal savaşımın ağırlığı bundan sonra parlamento dışına kayacak ve son sözü sokak söyleyecek. Sosyalistler sandığı hiçbir zaman yok saymadılar ama sandığın her şey olmadığını da sürekli vurguladılar. Bu ülke tez zamanda yaralarını saracak ve “tek adam” diktasına geçit vermeyecektir! Önümüzde yeni “Gezi”ler, yeni “Haziran”lar var!

O yüzden, 1 Kasım’da “sevindirik” olan Sultan'ın sevinci uzun sürmeyebilir...