Santiago Nasar’ı kim öldürdü?

Her şey Gabriel Garcia Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” romanındaki kurguya benzer şekilde ilerliyor. İşleneceğini herkesin bildiği, ancak engel olmak için kimsenin kılını dahi kıpırdatmadığı bir cinayete dönüşmek üzere Venezuela. Tıpkı Santiago Nasar’ı ölüme götüren süreci bütün bir kasabanın büyük bir umarsızlık ve kayıtsızlıkla izlemesi gibi, bütün dünya da Venezuela’da işlenmek üzere olan cinayeti izliyor.

Dört bir koldan saldırıyorlar. Kâh çeteler aracılığıyla çatışmalar yaratıyorlar, kâh karakolları basıyorlar. Barbarlıkta sınır tanımıyorlar. Tüm kuralsızlıklarıyla, hukuk tanımamazlıklarıyla, yalan ve hileleriyle üşüşmüşler bir ülkenin başına. Avını güçten düşmesini bekleyen sırtlan misali, pusudalar, kuzu postunda birer kurtlar.

Demokrasi, barbarlıklarını gizleme makyajı. Artık buna da ihtiyaç duyulmuyor. Cehenneme giden yolları iyi niyet taşlarıyla döşemekten bile imtina ediyorlar.

EMPERYALİST BARBARLIK

Emperyalist saldırganlığın ve barbarlığın bir sınırı yok. Sahne kurulmuş, izleyiciler yerlerine oturmuş, figüranlar üzerlerine düşen rolleri oynarken herkes gelmekte olan cinayeti bekliyor dört gözle. Sürükleyici bir dille kaleme alınan cinayet senaryosu izleyeni de oynayanı da mest ediyor.

Gözler kör, kulaklar sağır. Herkesin farkında olduğu, hatta içten içe istediği bir cinayet. ‘Hür dünyanın lideri’ ABD de, ‘demokrasi havarisi’ Avrupa da, ‘gururlu ama mağrur’ diğer aktörler de farkında olup bitenin ve olacakların…

Geçmişte uygarlık götürme adına işleniyordu cinayetler bugün ise demokrasi adına. Tek fark işlenen cinayetlerin, yapılan kıyımların demokrasi adına alıcı bulması.

Hikâyenin sonunun varacağı nokta önemli değildir artık, Irak’tan, Libya’dan, Afganistan’dan Suriye’den bu sonun nereye varacağını bilmek bir şeyler ifade etmiyor.

Artık kapalı kapılar ardında da kanlı senaryolarını yazma gereğini hissetmiyorlar. Gözlerimizin içine baka baka kaleme döküyorlar. Adım adım sahnelenen bir senaryo ile karşı karşıyayız.

Her türlü silahın kullanıldığı, figüranların devreye sokulduğu bir Hollywood enstantanesine dünüştürülüverdi Venezuela.

KESİK DAMARLARDAN KAN DAMLIYOR

Latin Amerika’nın kesik damarlarından kan akmaya devam ediyor. Yıllardır ablukaya alınan, ülke dizlerinin üzerine çöktürülmek isteniyor.

İçeriden yapamadıklarını dışarıdan yapmaya çalışıyorlar. Sivil darbeyi hayata geçirdiler. Elbette ki ABD’den aldığı cesaretle ve de kurbanının en zayıf anını kollayarak. Kirli karanlık yüzlerini saklama gereği hissetmeden.

Bütün emperyalist sırtlanlar ve yerli taşeronlar işbaşında. Avrupa ülkeleri, Latin Amerika’daki sağcı iktidarlar oluk oluk para akıtıyorlar.

Emperyalistler ve onların tetikçileriyle kol kola. Kimin umurunda. Cinayeti haklı ve meşru gösterme telaşındalar.

Santiago Nasar’ı, cinayetten bir gün önce evlenen Angela Vicario’nun ikiz ağabeyleri kız kardeşlerinin “namusunu temizlemek” için vurmuştu. Venezuela’yı ise ABD’nin beslemesi muhalifler vuruyor. Tek fark romandaki ikizler bu cinayeti işlemeyi içten içe istememişlerdir. Emperyalizme hizmette sınır tanımayan Venezuela muhalefeti ise bir hayli gönüllü olarak cinayeti işlemekte kararlı. Açık seçik yapılan emperyalist müdahale çığırtkanlıkları, yabancı ordulara yapılan davetlerle, açık bir askeri işgale zemin döşeniyor.

CİNAYETİ GÖRMÜŞTÜK

Benzer bir cinayeti kısa süre önce Brezilya’da gördük, Suriye’de gördük. Kan emici emperyalistlerin yerli uşaklarıyla birlikte ülkeleri nasıl kan gölüne çevirdiklerine tanık olduk. Demokrasi, özgürlükler pazarlama bahanesiyle yapılan müdahalelerle ülkelerin nasıl kan banyosuna çevrildiklerini yaşadık.
 

Santiago Nasar’ı kim öldürdü?

Kimin öldürdüğünü bütün kasaba biliyor. Venezuela’yı kimin öldürmek istediğini de herkes biliyor. Evet, biz bu cinayeti daha önce görmüştük. Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da.

BİZİ TAKİP EDİN

360,130BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,088,031TakipçiTakip Et
7,955AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL