Saray’ın 2018 Falı!
Ayşenur Arslan Ayşenur Arslan

AKP içinde bile rahatsızlık yaratan son (696 sayılı) KHK... Rahatsızlığın kaynağı “silahlı siviller” ve onlara getirilen ceza muafiyeti... Kimsenin umurunda değilmiş gibi görünse de, Hitchcock filmlerindeki “masanın altında patlamaya hazır” bomba gibi bir başka gerilim kaynağı: KHK’lerin onay için TBMM’ye sunulması gerekirken, bugüne kadar sadece 5’inin gönderilmesi... Yani, apaçık bir anayasa ihlali.

AKP içinde, laikliğin nasıl bir tehdit altında olduğu da görünür oldu. Bugüne kadar havaya ıslık çalanlar, tehdidin kendi yaşam biçimlerine bile uzandığını fark ettiler.

Sarraf davası nedeniyle hatırlanan yolsuzluk dosyaları da, apayrı bir yara oldu AKP kitlesine. Çağlayan hakkındaki iddialar, açıktan konuşulur oldu.

Suç / sıkıntı listesi uzun.

Saray içerde ve dışarda ciddi biçimde sıkıştı. Bu yüzden RTE, iktidarını sürdürebilmek için “eli yükseltmek” zorunda. Daha büyük riskler almak zorunda. Özellikle ekonomik göstergeler alarm zilleri çalmaya başlamışken!

•••

Sadece Nazizm’in / Hitler’in değil, hayatın her alanındaki bayağılığın kurbanı Stefan Zweig, “Vasat Bir Karakterin Portresi: MARİE ANTOİNETTE” yapıtında tarihi “insan kimliğinde” anlatır. Fransız Devrimi’ne giden tarihi yolculuğu, sarsıcı sanatıyla buluşturur… Zamanı “bugüne” taşıyıp anlatır.

O yapıtında şöyle yazar Zweig:

“HALK denen o esrarengiz varlığa verilmiş olan tek olanak, yalnızca insandan yola çıkarak, antropomorf düşünmektir; onun anlama ve kavrama yetisinde bütünüyle berraklaşan şey hiçbir zaman kavramlar olmaz, yalnızca kişiler olur; bu nedenle her zaman, ortada bir suç olduğunu hissettiği zaman, suçluyu görmek ister.”

Demokrasi, özgürlük, ilerleme... Yalan değil! Adına “halk” denilen o esrarengiz varlık, böyle kavramlarla ilgilenmez. Soyutlama uzaktır ona. Marie Antoinette örneğinde olduğu gibi, o İNSANA / SUÇLUYA bakar. Parmağı onu gösterir.

Pek çok sosyalist kuramcının “halk” ile bire bir / yüz yüze görüşmek gerektiğini savunması da aslında bunun bir başka anlatım biçimidir. Demokrasiyi, özgürlüğü bildirilere yazarsınız da... Sonra gidip yüz yüze görüştüğünüzde bir bakarsınız konu İNSANA / SUÇLUYA gelmiştir. Muhatabınız size, “filan insanın yüzünden neler neler olduğunu” anlatmaya başlamıştır.

Bundan “halkı küçümsemek” gibi bir sonuç çıkartan var mıdır, bilmiyorum. Varsa, kusura bakmasın! Tarih Stefan Zweig’ı da, siyasi kuramcıları da yüzyıllardır doğruladı, doğruluyor.

•••

Peki, bu tespitin bizimle / bugünle ilgisi ne?

İlgisi, artık “halk denen esrarengiz varlığın” da görmeye başladığı suç!

Evet, bir SUÇ giderek büyüyor, görünür oluyor. Ne olduğu çok açık. İnsanların cebinden para çalınıyor. Enflasyon adı altında, çeşidi bitmeyen vergiler yoluyla, mini minnacık zamlarla...

Dünya Gazetesi’nin 26 ilde yaptırdığı ankete göre, uzun yıllar sonra ekonomi ilk kez “Türkiye’nin sorunları” sıralamasında ilk sıraya çıktı. Suçun adı kondu.

Aynı sonuç, Saray’ın yaptırdığı anketten de çıktı. Ekonomi, AKP iktidarında ilk kez “birincil sorun” olarak kendisini gösterdi.

•••

Şunu söylemek yanlış olur mu acaba!

Demokrasi eksikliği milyonlarca insana göre bir suç değildir. Zira, özel hayatında da kamusal ilişkilerinde de “fazlasını” deneyimlememiş, talep etmemiştir. Keza özgürlük... Kim kaybetmiş de onlar bulacak!

Onlara göre, hele medya neredeyse toptan aynı cümlelerle aynı şeyi söylüyorsa, gazeteciler terörist olduğu için içerdedir. Üniversitelerden, kamudan vs atılanlar bunu hak etmiştir. Asıl önemlisi, bütün bunlarda “onları ilgilendiren” bir şey yoktur.

Oysa, paranızın ve işsizlik nedeniyle geleceğinizin çalınması somut bir durumdur. Size “ortada bir sorun / suç olduğunu hissettirir”. Tam da Zweig’ın vurguladığı üzere, bu yüzden “suçluyu görmek” ister.

Çocuğuna bırakacak dikili ağacı olmayan, dahası ayın sonunu getiremeyen birine, çocukları o ülkeden bu ülkeye milyon dolarlar transfer eden veya gemi filoları olan BİRİNİ gösterin. Suçluyu tanıyacaktır.

Yandaş ve (kendisine anaakım diyen) yanaşma medyanın “ekonomik kriz yok” laflarını iyi anlamak gerekiyor.

Evet, kriz yok... Olmayacak... Kim için? Büyük patronlar, sermayedarlar, müteahhitler, ticaretle uğraşanlar ve elbette paradan para kazananlar için. Sistem onları sübvanse edecek. Kriz olmasın diye koşulları eğip bükecek.

Ama eğer, pasta “herkese” yetmiyorsa “birileri” kronik bir krizle var olmaya çabalayacak.

Girin internete; “Türkiye’de gelir eşitsizliği / uçurumu” diye araştırın. O birilerinin fotoğrafını göreceksiniz. Elbette SUÇLUNUN / SANIĞIN fotoğrafını da!

Demem o ki; adına HALK denilen esrarengiz varlık, görmez görmez / susar oturur... Sonra bir bakmışsınız gözleri açılmış, sesi de pek bir yüksek çıkmaya başlamış.

Nitekim, bugünlerde ortalık bunun işaretlerinden geçilmiyor.

Saray’a yakın anket şirketleri bile, AKP’nin oy oranını (hani şu beğenmedikleri için iptal ettikleri 7 Haziran seçimindeki gibi) yüzde 40 eşiğinde gösteriyor.

SONAR’a göre de, cumhurbaşkanlığı seçimi RTE için “çantada keklik” değil. Yüzde 51’e ulaşması mümkün görünmüyor.

Anlayacağınız, Saray’ın 2018 falı pek iç açıcı değil.

Ne yazık ki, bunun “kısa vadede” karşılığı, Türkiye için de iç açıcı olmayacağı…

Dedim ya, RTE iktidarını bırakmamak / hesap vermemek için her şeyi göze alacak... 2018 yılında karşımıza kimbilir daha ne senaryolar / ne oyunlar çıkartılacak…

Yine de umudumuzu, mücadele azmimizi yitirmeyeceğiz.

Çünkü biliyoruz ki Ahmet Şık çıkacak, yine yazacak!