Yorgos Lanthimos her şeyi ve herkesi “aşmış” biri gibi olmaktan vaz geçse, her şeye tepeden bakan, karikatürize eden, küçümseyen tavrını bir kenara bıraksa ne kadar iyi olacak. Komedi yapmak, karikatür çizmek bunu gerektirebilir ama Yorgos’un yaptıkları sadece bir yere kadar komik. Filmlerinin karanlık halleri komikliklerini aşıyor. Bu filmler, hafif değiller kesinlikle. Komedyenin kendiyle de dalga geçen hafifliğini pek hissetmiyorum bu filmlerde, arada sırada gülsem ya da gülümsesem de.

“Sarayın Gözdesi” bir aristokrasi karikatürü. 18. Yüzyıl aristokrasi kendi kendisini karikatürize etmiş zaten, onları karikatürize etmek için az biraz abartı yetiyor. Aristokratların, özellikle de erkeklerin giyim, kuşamları, makyajları, perukları o kadar tuhaf, o kadar zevksiz, o kadar çirkin ki. Sarayların kendileri de öyle. Bir santimetre kare boş yer olmayan, parıltıdan, abartıdan geçilmeyen mekanlar bunlar. Saray dansları deseniz bir başka alem.

Kahrolsun Liebknecht
George Grosz [1893 – 1959]

Saraydan aldığı pasa çok sert bir vole çakmış Yorgos. Saray kültürünün acımasızlığını, hiyerarşinin mutlaklığını, çürümenin iğrenç kokusunu bütün duyularımıza birden göndermeye çalışmış.

Karikatürize etmenin gereği olan çarpıtma işlemini, balık gözü objektiflerle halletmiş. Zaten neredeyse tamamı kapalı mekanlarda geçen bu filmin bir ölçüde geniş açıya ihtiyacı varmış. Yorgos ölçüyü biraz kaçırmayı seçmiş. George Grosz’un resimlerini hatırlatıyor bana biraz Sarayın Gözdesi. Grosz faşizmin yükseliş döneminde (I. ve II. Dünya Savaşları arasında) burjuvazinin, ordunun, din adamlarının çirkin karikatür-resimlerini çizmiş Marksist bir ressamdı. Çarpık, çirkin, iğrenç tiplerdi bunlar, “Toplumun Temel Direkleri” adlı resminde de görülebileceği gibi. Önümüzde bir III. Dünya Savaşı var mı bilmiyorum ama Yunanistan ekonomisinin son yıllarda yaşadıkları savaş sonrasına benziyor. Almanya savaş ganimeti toplayan bir ülke gibi Yunanistan’ın ekonomisine el koydu. Lhantimos da belki bu dünyaya tepkisini gösteriyor filmlerinde. Ona hak vermiyor değilim ama bu nihilizm bana iyi gelmiyor sonuçta.

Sarayın Gözdesi, saray ahalisinin bir tablosunu çizse de özelde 3 kadın arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Kraliçe Anne, onun gözdesi Sarah ile Sarah’nın düşmüş kuzeni Abigail arasında geçiyor olaylar. Bu sırada Britanya ile Fransa savaşmaktalar. Kimileri savaşın sürmesinden ve Fransa üzerinde ezici bir zafer kazanmaktan yana, kimileri ise -milletin takatinin kalmadığı gerekçesiyle- barıştan yana. Kraliçe Anne, politikadan anlamıyor ve favorisi Sarah ne derse onu yapıyor. Sarah savaş yanlısı.

Abigail saraya gelip Sarah’nın özel hizmetçisi olduktan kısa bir süre sonra kraliçeyle gözdesi arasında lezbiyen bir ilişki olduğunu keşfediyor. Bunun ardından Abigail, Sarah’nın ayağını kaydırmak ve Anne’in gözdesi konumuna yükselmek için entrikalarına başlıyor. Bir nevi “All About Eve”in (Mankiewicz’in 1950 tarihli filmi “Perde Açılıyor”) yeniden çevrimi gibi Sarayın Gözdesi. “Perde Açılıyor”da yaşlanmakta olan bir oyuncu koruması altına aldığı genç bir oyuncuya işini, aşkını her şeyini kaptırıyordu. Bir “besle kargayı, oysun gözünü” hikayesiydi. Sarayın Gözdesi de aynı telden çalıyor.

Toplumun Temel Direkleri (1926) von
George Grosz [1893 – 1959]

Entrikalar, banallikler, kıskançlıklar, zevksizlikler ve de tabii ki gülünçlükler bir yere kadar hoş, eğlendiriyor. Ama bu “her şeyi bilen ve gören” filmin bir süre sonra söyleyeceği şey tükeniyor. Sorduğu bir soru da yok haliyle. Saray ahalisi doğrusu her türlü aşağılamayı ve alayı hak ediyor. Ediyor da, buradan bir yere çıkılmıyor. Sarayın Gözdesi, seyredilip unutulacak, Perde Açılıyor gibi tarihe kalacak bir film değil. Nihayetinde Anne’in de, Sarah’nın da Abigail’in de canı cehenneme. Bu rollerde oynayan Olivia Colman, Rachel Weisz ve Emma Stone çok iyiler, Colman özellikle iyi.