Sarraf’ın tutuklanması: ABD dosyayı Cemaat’ten aldı
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Bugünden geriye dönüp bakıldığında, “nihai hedefi”ne ulaşamadığı için “başarısız oldu” denilen Cemaat kalkışmasının aslında ne kadar başarılı olduğu görülebiliyor. Geçtiğimiz hafta, Sarraf’ın ABD’de yakalanması ve Can Dündar ile Erdem Gül’ün duruşmalarının gerek iç gerekse uluslararası kamuoyunda kapladığı yer, bu başarıyı net bir şekilde ortaya koyuyor.

Hatırlayalım; Cemaat, arası bozulduktan sonra ortağına karşı kapsamlı bir operasyona girişmiş, bunun için de elindeki emniyet-yargı gücünü kullanmıştı. Ortakların o tarihe kadar hasımlarına birlikte yönelttikleri hukuk silahını şimdi Cemaat AKP’ye yöneltiyor ve 17-25 Aralık operasyonlarını düzenliyordu. Üstelik süreç bununla da sınırlı kalmamış, yaklaşık bir ay sonra Cemaatin “kamikaze” savcıları Suriye’ye silah taşıyan tırları durdurmuş ve Cemaat AKP’ye özellikle uluslararası sistem nezdinde büyük bir darbe vurmayı başarmıştı.

Ancak, üst üste aldığı bu darbelerle hayli sarsılsa da, AKP hızla toparlanmış ve devlet aygıtını, özellikle de yasa, genelge, tüzük çıkarma gücünü kontrolünde tutması nedeniyle, hemen kapsamlı bir saldırıya girişerek Cemaat’in yargı ve emniyet bürokrasisini yeni operasyon yapamaz hale getirmeyi başarmış, ardından da bir tasfiyeye girişmişti.

Her ne kadar ortada iktidar partisinin bir zaferi var gibi görünse de, işin içyüzünün aslında öyle olmadığı bugün çok daha net bir şekilde anlaşılabiliyor. 7 Haziran seçimlerinin hemen öncesinde, durdurulan TIR’ların içindeki silahlara ait görüntülerin Cumhuriyet’te yayınlanması, sonrasında ise Dündar ve Gül’ün tutuklanarak cezaevine konmaları, AYM’nin tahliye kararı ve buna verilen “Uymuyorum, saygı duymuyorum” tepkisi, meselenin aslında kapanmadığını ve siyaset üzerindeki etkisinin devam ettiğini ortaya koyuyordu. Dündar ve Gül’ün Cuma günkü duruşması ise hem büyükelçilerin verdiği desteğe hem de muhalefetin yoğun tepkisine bakarak söyleyecek olursak, hesaplaşmanın giderek kızıştığını ve bu davanın da hesaplaşmanın yaşandığı cephelerden sadece biri olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyordu.

Aynı şekilde, Sarraf’ın ABD’de tutuklanması da, aslında 17-25 Aralık dosyasının hukuken kapansa da, siyaseten kapanmadığını ve Türkiye’de kapatılsa da ABD’de kapatılmadığını gösteriyordu. ABD ile İran arasındaki nükleer anlaşmanın ardından, eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad kliği ile yeni Cumhurbaşkanı Ruhani kliği arasındaki kavganın bir yansıması olarak Zencani idama mahkûm edilmiş, sıranın Türkiye’deki ortağına geldiği konuşulmaya başlanmıştı. Böyle bir konjonktürde, Sarraf’ın eşini ve çocuğunu alarak ABD’ye gitme ve orada yakalanma riskini göze alma gibi bir durum pek ihtimal dâhilinde olamayacağına göre, ortada çok daha geniş kapsamlı ve siyasi bir operasyonun olduğunu söylememiz mümkün hale geliyor.

Hemen hatırlayalım, 17-25 Aralık sürecinde Sarraf’a isnat edilen suç neydi? ABD, petrol ve doğalgaz gelirlerini nükleer silah geliştirmeye harcadığı gerekçesiyle İran’a yönelik kısmen BM destekli bir finansal ambargoya girişmiş, İran’la ticareti engellemek istemişti. Türkiye ise siyasi bir kararla bu ambargoyu delmiş ve kamu bankalarının da dâhil olduğu bir şekilde, finansal sektörünü bu ticaretin merkez üssü haline getirmişti.

Yani mesele sadece Türkiye ile İran arasındaki petrol ve gaz ticareti değildi, başka ülkeler de (örneğin Hindistan) İran’dan petrol ve gaz alıyor, ödemeler ise Türkiye’deki banka hesaplarına yatırılan paraların altına çevrilmesiyle ve “altın ihracı” adı altında yapılıyordu. İddialara göre, bu ticaretin merkezindeki isim Sarraf’tı ve milyarlarca dolarlık bu işlemlerin bir kısmı komisyon olarak devlet görevlilerine ve bürokratlara veriliyordu.

İşte Sarraf’ın çok büyük olasılıkla bir anlaşma dâhilinde ABD’ye giderek tutuklanması, bu defterin ABD açısından henüz kapanmadığını gösteriyor; ancak mesele basitçe para meselesi, yani ABD’nin finansal egemenliğine meydan okunması meselesi değil. Bu, işin sadece görünen kısmı; görünmeyen kısmı ise elbette ki politik ve ABD’nin Türkiye siyasetiyle doğrudan bağlantılı.

Görebildiğimiz kadarıyla, ABD 17-25 Aralık dosyasını Cemaat’in elinden aldı ve meseleye doğrudan dâhil oldu, bu ise ABD’nin Türkiye’deki mevcut iktidarla ve tepesindeki isimlerle olan ilişkilerinde çok ciddi kırılmalar yaratma potansiyeline sahip bir hadise.

Sarraf’ın tutuklanmasını Türkiye’deki başkanlık ve otoriterleşme tartışmalarından, ABD ve Rusya’nın Suriye anlaşmasından, Türkiye’nin Suriye siyasetinden, ABD’nin PYD ile ilişkisinden, Kürt sorunundan ve artık ABD basınında açıktan yazılır hale gelen darbe iddialarından ayrıştırarak değerlendirmek mümkün değil. Bu tutuklama, “büyük resmin” ortasına yerleştirerek okunduğunda bir anlam kazanıyor, Türkiye’de siyasetin yeni ve sarsıcı gelişmelere gebe olduğu görülebiliyor.