Şaşkın levrek...
KEMAL ULUSALER KEMAL ULUSALER

Hafif çalkantılı lacivert su, uzaklarda grileşerek ufka doğru neredeyse silikleşiyor ve ardından tekrar griden maviye dönerek seyrek bulutlarla kucaklaşıyordu. Ufka doğru göze çarpan tek bir yelkenliden gayrı deniz bomboştu... İnsanı sakin kılan, huzur verici bir boşluktu bu.

Ve denizin üzerinden gelip yüzleri yalayan rüzgârda, anlatılamaz güzellikte bir koku...

Deniz, bacaklarını ufka açmış sakin, çırpıntısız bir eylemle güneşi az önce doğurmuştu. Yeni doğan güne “merhaba” dediler; Necip Hoca, Hoşaf Sami, Dümenci ve Sinek Efe…

Dümenci kendi elleriyle özene bezene yaptığı kırmızılı sarılı rapalaları yere serdiği bezin üzerine özenle yan yana dizdi. Sami ve Necip Hoca’da ise market işi rapalalar vardı. Sinek Efe ise mamunların taze olmadığından yakınıp duruyordu. Denizi soymaya gelmiş Daltonlar gibi yan yana dizildiler. Sinek Efe, “Bu mamunlarla buradan iş çıkmaz daha atarken dağılır bunlar, ben en iyisi çayı demleyeyim” dediğinde  grup hep bir ağızdan, “En büyük  Efe başka büyük yok” tezahüratına çoktan başlamıştı..

“Haydi, rastgele!” diyerek kamışı ilk sallayan dümenci oldu. Ardından diğerleri... Asude bekleyiş başlamıştı. Önce uzun bir sessizlik oldu. Bütün duyular yeme vurulacak darbelere odaklanmıştı. Sessizlik sessizliği besledi, büyüdü, büyüdü ve sessizce patladı

Deniz dibinden ses gelmediğine göre sohbetin sofrası açılabilirdi artık. İlk söze giren Efe oldu; “Anlaşılan o ki bu meymenetsizler denizi de kurutmuşlar desene Dümenci?”

Dümenci hiç sesini çıkarmadı, gözü kulağı denizde, bir oraya bir buraya at çek yapıp duruyordu. Dümenci yerine Hoşaf Sami yanıtladı Efe’yi; “Denizi de, ovayı da, dağı da kuruttular. Doğru söylersin Efe. Allahlarından bulsunlar.”

“Ne Allahı?” diye söze girdi Cenap Hoca, “Bunların dini imanı para, din de ticareti yapılan bir tür meta bunlar için.”

Yirmi beş liralık rapalayı kayalarda bırakan Hoşaf Sami bir yandan söylene söylene oltaya yeni bir rapala takıyor bir yandan da Efe’ye laf yetiştirmeye çalışıyordu; “Diyanet’in ağası milyonluk arabayı ibret-i alem için iade edecekmiş. Hangi alem için ibret olacakmış ki? Vallahi Efe’nin mamunlarından daha kötü kokuyor bunlar. Kokuşmuş bir kurumun neresini revize edecen ki en iyisi at gitsin. Hem sorun bir bakalım, Alevisi, Musevisi, İsevisi, Süryanisi yeni bir kurum istiyorlar mı ?”

Dümenci “Geldi, geldi, vallahi geldi” çığlıklarıyla makarayı sarıp dururken, diğerleri de gelen balığın ne menem bir şey olduğunu merak edip gözlerini epeyce bir eğilmiş Dümenci’nin oltasına bağlamışlardı. Yaklaşık bir kiloluk levreği neşeyle kovaya bırakan Dümenci yeni rapalayı sallayıp sohbete girdi; “Zaten bu Diyanet dediğin sermayenin aracı kurumu gibi işliyordu. İş güvenliği önlemlerini abartmanın Allah’ın gücüne gideceğini söyleyip, işverenleri kollayan bunlar değil miydi? Siz şimdi bunları bir kenara bırakın, bunlar gidici. Lakin şu barajı aşma meselesi de önemli yani. Bu arada Cenap Hoca siz neden net değilsiniz bu konuda?”

Cenap Hoca kıyıya aldığı oltasını bir kenara bırakarak Dümenci’ye döndü, “Sana kaç kere söyledim, biz gayet netiz, ancak sen ve senin gibiler için netlik kavramı bir partiye oy vermeye endekslenmiş. Biz şimdi bir başka oluşumla direniş meclislerini örgütlemekle meşgulüz. Ne sandığı ret ediyoruz ne de sandığı kutsuyoruz. Boykot yapmıyoruz anlayacağın. Düne kadar illaki bu partinin içinde olun derken şimdi de illaki bu partiye oy verin dayatması mı senin netlik dediğin. Einstein, “Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir” demiş. Biz o partinin içindeki pek çok unsurla geçmişte bir arada olduk ve yürümediğini gördük. Şimdi tekrar neden deneyelim dedik. Her devrimci gibi biraz çılgınız ama henüz delirmedik Dümenci. Elbette kitlemiz içinde size oy verip barajı geçmenize katkı koyacaklar olacaktır. Ancak şu biteviye birilerinden kurtulma üzerine sandık hesabı yapmanın da pek anlamı olmasa gerek. Geçmişten bu yana hep bunu dayattılar bize, Özal’dı, Anayolsol’du, Erdoğan’dı bunun sonu yok ki. Sistem aynı kaldıktan sonra biri gider biri gelir. Bu memlekette despot mu yok, sürüsüyle... Onun için hesabı uzun erimli kurmak gerek, çalışmalarımızı da böyle kurgulamalıyız derim ben.”

Sinek Efe, o çok bilinen klasik lafıyla söze girdi “Aynen”... Ardından da karton kapağa dizdiği bardaklarla yanlarına gelip, “Hadi bakalım çaylar geldi, dumanı üstünde. Yanında da Sıdıka’nın nefis subörekleri, afiyet olsun!”

Grubun hep bir ağızdan; “En büyük Efe başka büyük yok!” tezahüratına bu kez kovadaki şaşkın lüfer de şakırdayarak eşlik etti.