Satıcı: Taciz, mahalle baskısı ve intikam
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
Farhadi, her zaman olduğu gibi ‘Satıcı’da da kadın-erkek ilişkilerini ele alıyor. Ama daha spesifik olmak gerekirse ‘Satıcı’nın taciz üzerine bir film olduğunu söyleyebiliriz

Asghar Farhadi’yi, Berlin’de Altın Ayı ve Oscar’larda Yabancı Dilde En iYi Film ödüllerini kazanan ‘Bir Ayrılık’ adlı filmiyle tanıdık. Bir ayrılık öncesinde yaptığı ‘Eli Hakkında’ da Farhadi’nin en iyi filmleri arasında sayılıyor. Farhadi, daha sonra Fransa’da ‘Geçmiş’i çekti. Yeni filmini İspanya’da çekmesi beklenirken, ülkesi İran’a döndü ve ‘Satıcı’yı yaptı. ‘Satıcı’ son Cannes Festivali’nden en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülleriyle döndü.

Farhadi, her zaman olduğu gibi ‘Satıcı’da da kadın-erkek ilişkilerini ele alıyor. Ama daha spesifik olmak gerekirse ‘Satıcı’nın taciz üzerine bir film olduğunu söyleyebiliriz.

Farhadi filminin senaryosunu ince ince örmüş. Filme adını veren satıcılık, sadece bir film kahramanının yaptığı işle sınırlı değil örneğin. Mesleği arabasıyla yol kenarlarında giysi satmak olan bir karakter var filmde ve filmin adındaki satıcı o. Ama onunla çatışan öğretmen/tiyatro oyuncusu da arabasını satmaya çalışıyor. Bir başka oyuncu meslektaşı ona evini kiralıyor. Tiyatroda sergilemeye çalışılan oyun, Arthur Miller’ın ‘Satıcının Ölümü’ adlı oyunu. Belki de satmanın sembolik anlamları da var: Çünkü herkes kendisi hakkında bir imge de satıyor. Gururu kırılınca bir intikamcıya dönüşen adam yardımsever ve hoşgörülü biri, bir kadınla yalnız kaldığında bir tacizciye dönüşen adam mazbut biri imgesini satıyor çevresine.

Başka paralellikler ve simetriler de var: Filmin başında, yandaki inşaat nedeniyle evleri fiziki olarak çatırdayan çiftin, filmin finalinde evliliklerinin çatırdadığını görüyoruz. Evin, fiziki çatırdaması sırasında yatalak komşusunu sırtında taşıyan öğretmen, filmin finalinde uyguladığı şiddetle önceki yardımsever insan imgesini tersyüz ediyor ve tepkisini yönelttiği ‘satıcı’yı sırtta taşınacak hale getiriyor.

Öğretmen, bir dolmuşta yanındaki kadın yolcu tarafından taciz etmekle haksız yere suçlanıyor, başka bir zamanda ise kendisi öğrencisinin cep telefonunu, çocuğun itirazlarına rağmen karıştırıyor; daha sonra da eski komşusunun telefonuna bırakılan mesajları dinleyerek başkalarının sınırlarını ve mahremiyetini ihlal etmeye devam ediyor. O da tacizci olabileceğini gösteriyor.
Bütün bunların arkasında devletin ve mahallenin baskısını da hissettiriyor film. Sahneye konulmaya çalışılan oyunun birkaç paragrafı ahlâka mugayir (ahlâka aykırı) bulunduğu için sansür kurulunca çıkartılmak isteniyor; okula sipariş edilen kitaplar, okul müdürü tarafından uygun bulunmuyor. Ama en korkuncu sanırım çevrenin baskısı. Filmin, görmediğimiz ama olayların kırılma anını oluşturan bir sahnesi var. Bu sahnede kadın, kocasının geldiğini zannederek evin kapısını açık bırakıp duşa giriyor. Oysa gelen evin eski kiracısı olan hayat kadınının eski bir müşterisi. Ve adam kadına saldırıyor. Kadın yaralanıyor. Ama, saldırganı polise şikâyet etmek, yeni saldırılara açık hale gelmek demek! “Neden kapıyı açtın?” tarzında suçlayan sorulara maruz kalmak demek. “Evde çıplak ve yalnızken, adama kapıyı açmış” şeklinde yorumlarla karşı karşıya kalmak demek. Ve tecavüze uğramışlığını dünya alemin bilmesi demek. Kirlenmiş kadın olarak görülmek demek. Bu bakış o kadar acıtıcı ki, mahkemeye gidilmemiş olmasına rağmen, saldırıya uğrayan oyuncu, seyircilerin kendisine ‘saldırganın bakışlarıyla’ baktığını düşünebiliyor. Daha önce bir prova sırasında bir fahişeyi canlandıran başka bir kadın oyuncu, meslektaşlarının kendisini aşağıladığını düşünerek sinir krizi geçiriyor. İran’da bir oyuncu, fahişeyi canlandırsa da, seksi giyinemiyor. Bir meslektaşı tamamen giyinik kadının ‘yarı çıplakmış gibi’ davranmasına gülüyor ama kadın oyuncu, fahişeyi oynadığı ve büyük ihtimalle çocuklu dul bir kadın olarak, gerçek hayatta da potansiyel fahişe olarak görüldüğü için, bu gülüşü bir aşağılama olarak algılıyor. Filmde, yüzünü hiç görmediğimiz bir fahişe var gerçekten ve o da tek çocuklu, dul bir kadın.

‘Satıcı’, Cannes’daki başarısının ardından şimdi Oscar’a da aday. Kaçırmayın

Farhadi’nin ‘Eli Hakkında’ adlı filminde de bir kadının kaza sonucu ölümü kadar, belki de ondan da daha çok, kadının bozulabilecek şöhreti kaygı yaratır arkadaşları arasında. Çünkü kadın nişanlısından gizli, bekar erkeklerin de olduğu bir evde bir gece geçirmiştir. Tecavüz ve ölüm, bozulacak şöhretten daha kötüdür sanki.

‘Satıcı’ bizi farklı aşamalarda farklı karakterlerle özdeşleştiriyor. Filmin finalinde, seyircinin özdeşleştirildiği karakter ise tacizci (ya da tecavüzcü) oluyor. Farhadi’nin bize söylediği şu cümlelere elbette katılıyoruz: kimse hayatta mutlak kötü, kimse de mutlak iyi değil. Ve bu roller, sık sık değişebilir. Ve intikam, intikamcıyı, intikam aldığı kişiden daha da aşağı bir yere düşürebilir. Tacize uğrayan kadının, tacizcisine karşı kocasından daha hoşgörülü oluşu, kadını yüceltiyor. Ve fakat, yine de bu finali sorunlu buluyorum. Mesele tacize uğramış kadının meselesi olmaktan çıkıyor, iki erkeğin gurur savaşına dönüyor. Farhadi zaten erkek kahramanının meseleyi kendi meselesine dönüştürmesini eleştiriyor, tamam ama sanki film de aynı şeyi yapıyor. Ve, ‘şeytana uyup’ taciz eden adam o kadar acınacak bir hale düşüyor ki, yaptığı kötülük unutuluyor. Film, bizi bu karakterle o kadar özdeşleştiriyor ki, filmin finalinde serseme dönüyoruz. Farhadi yakın zamanda şöyle bir şey demiş: “Çağımız cevap veren değil soru soran sinemanın zamanı”. İyi de, finalde sinirleriyle aşırı derecede oynanan seyircinin soru soracak hali kalmıyor. Özdeşleşmeye karşı değilim ve soru sormayı engellediğini düşünmüyorum fakat dozu önemli. Filmin finali, seyirciyi aşırı dozdan öldürüyor.

Bir de şu muğlaklık meselesi var. Bilindiği gibi sanat sinemasında ima etmek, göstermeye tercih edilir. Ama bazen iş aşırıya kaçıyor. Mesela ‘Tereddüt’teki kaynana ile kocanın sobadan zehirlendiklerini, Ustaoğlu’nun Ayşe Arman’a verdiği röportaj sayesinde öğrenmiştik. Yoksa filmin göstermediği bu anda neler oldup bittiğini anlamamıştık. Benzer bir durum ‘Satıcı’da da var. Filmin kırıldığı ‘saldırı’ anını görmüyoruz. Sanki adam, kadını banyoda çıplak/yarı çıplak (?) görüyor ve saldırıyor gibi anlıyoruz. Ama adamın cep telefonunu, arabasının anahtarlarını, bir miktar para ve prezervatifi ve de hatta çoraplarını da çıkardığını biliyoruz. Ve bütün bunlara anlam vermekte güçlük çekiyoruz. Adam bunları ne zaman yaptı? Olayın ne olduğunu anlamayı değil, olayı anlatıp, ‘yorumlamayı’ seyirciye bırakmak lazım. Aksi, senaryonun bazı kısımlarını seyirciden yazmasını beklemek oluyor.

‘Satıcı’, Cannes’daki başarısının ardından şimdi Oscar’a da aday. Kaçırmayın.