Savaş ve Barış [1]
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Etrafımız savaşlarla çevrilince, ben de, Tolstoy’un Savaş ve Barış kitabını okumak istedim. Gerçi şimdiki savaşlar eskisinden farklı; şimdi tüfekle, süngüyle savaşılmadığından insandan çok araçlarından söz ediyoruz ama tanklar, uçaklar, roketlerin sonuçlarını yine insanlar yaşadığından, savaşın anlamı ve getirdiği kayıplar açısından bugün de bir fark yok.

Çok gençken okuduğumu anımsadığım bu kitabı, bu kez, iki ciltlik, toplam bin 500 sayfaya yaklaşan hacmiyle okudum ve sonunda aklımda kalanlardan çok farklı bir kitap çıktı karşıma.

Her şeyden önce, Kitap’ın ana karakteri “Savaş”!... Neden çıkar, nasıl yönetilir, arkasındaki dolaplar, ihanetler nelerdir; tarihçiler ne yazar, gerçekte ne yaşanır, insanlara ne olur gibi bin bir yüzü ile Savaş!... Napolyon’un Çarlık Rusya’sı ile Moskova’nın işgaline kadar uzayan, sonra da geri çekilmesiyle biten savaşın insan, din, ahlak, özgürlük, boyun eğme, bağımlılık, iktidar gibi birçok kavram çerçevesinde anlatıldığı bir kitap Savaş ve Barış...

İki cilt boyunca birileri aşık oluyor, birileri ölüyor, birileri kendini arama sancıları çekiyor vs. ama bunun ötesinde kitapta, Napolyon liderliğinde Batı’nın Doğu’ya doğru yürümesinin arkasındaki güçler, iki tarafta savaşın yönetimi, komutanlar ve bunlar arasındaki çatışmalar, kitlelerin davranışları ve bu davranışların savaşın seyrindeki önemi gibi görünen ve görünmeyen yüzü ile ciddi bir savaş analizi var.

Zaten önsözde de, Tolstoy, kitabın nasıl tanımlanabileceği konusunda “yazarın ifade etmek istediği ve elinden geldiğince ifade ettiği bir şeydir” gibi bir açıklama ile kitabını roman olmanın dışına taşımakta. Yazdığı önsözde, olaylara bakışta tarihçi ile sanatçı arasındaki farklardan da söz ederek, tarihçi kahramanlar ve olayların sonuçlarıyla ilgilenirken, sanatçının olayların özüyle ilgilendiği ve yalnız ünlü figürlerle değil insanı da anlamaya ve göstermeye çalıştığını söyler.

Gerçekten de romanda ne savaş kahramanları ne şu veya bu tarafın galibiyeti öne çıkıyor: buna karşın, Napolyon’un Rusya’ya doğru ilerlemesi, sonra da çekilmesi sırasında komutanıyla askeriyle insanlar baş rolde... İki tarafta verilen bunca kayba karşın neden savaşıldığını sorguladığı bölümlerde, insana odaklanırken savaşın boşunalığının vurgulanması da dikkat çekiyor.

Farklı dili, farklı dini, farklı milliyeti olan insanların hepsi aynı acıyı çekmekteler. Ya da sevinçleri gibi, acılardan ve kayıplardan bakıldığında da insanların kardeşliğinden başka bir şey çıkmıyor. Öyleyse!...

Dünya kurulalı beri insanların birbirleri öldürmek için bir şeyleri korumak gibi düşüncelerle kendilerini avuttuklarını söyleyen Tolstoy(2. Kitap;419),

500 bin kişinin ölmesine yol açan bu seferde Napolyon için şunları yazıyor: “Napolyon Rusya’yla kendi arzusu üzerinden savaştığını sanıyordu ve ortaya çıkan dehşeti yüreğini etkilemiyordu. ....bulanmış zihninde kendini , yüz binlerce ölen arasında Fransızların sayısının Hessenliler ve Bavyeralıların sayısından az olmasıyla temize çıkarıyordu.” (2. Kitap; 312).

Yani krallara, komutanlara göre, “benim milletimden, dinimden, mezhebimden değilse” ölenlerin bir kıymeti yok! Bugün de öyle değil mi?

Ya kitleler... Acıları ve kayıplarını bilmekle beraber niye savaşırlar?

Bu savaş üzerinden iktidar ile iktidara boyun eğme üzerinde duran kitapta, bunun gerisindeki bağımlılık ya da zorunluluk ile özgürlük tartışması da yapılmakta. Sonuç olarak, “Tamamen özgür, zorunluluk yasasına tabi olmayan bir insanı düşünebilmek için onun uzamın dışında, zamanın dışında, tek başına olduğunu, nedenler bağlı olmadığını düşünmek zorundayız” (2. Kitap; 882) gibi bir sonuca varmakta ki oldukça karamsar.

Bir bakıma iktidarlar ve ona boyun eğenler oldukça savaşların bitmeyeceğini de söylemekte ki, karamsar ama gerçekçi dememek ne mümkün!

Suriye’deki savaş önümüzde!... Savaş sahnelerini her gün televizyonlardan izliyoruz; ölülerimiz gelmekte... Buna karşın, milyonlar bu savaşın ve ölümlerin haklı gerekçesi olduğunu düşünmekte. Bizden olmayınca kayıplara aldırdığımız ise pek yok denilebilir; bizden olanların arasına, öteki evlatlarını, kendilerini katmak isteyenlerin olduğu bile görülmekte!

Oysa böyle giderse, ne kadar ileriye gidersek gidelim, ele geçirdiğimiz her toprak parçasının gerisinde bekleyen bir düşmanın- bir “terörist” - olmasını önleyemeyeceğimizi biliyor olmalıyız.

Olmalıyız ama, iktidarlar ve haklı gerekçeleri boyun eğmeyi de kaçınılmaz kılmakta!

Ne zamana kadar derseniz, “kitlelerin özgürlük arayışlarının güç kazanmasına kadar” demekten başka ne diyebilirim!

[1] L. N.Tolstoy, Savaş ve Barış, Rusça aslından çeviren Tansu Akgün, İş Bankası Yayınları, 2. Basım 2017.