Savaşa sürüklenirken sermaye-emek cephesi
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

Geçtiğimiz hafta sermaye ve emek cephesinde iki genel kurula şahitlik ettik. Bunlardan ilki TÜSİAD’ın 46. olağan genel kurulu; diğeri ise mesajlarından çok Bakan Soylu’nun salonu terk etmesiyle gündeme gelen DİSK genel kuruluydu. TÜSİAD doğrudan Saray’a olmasa da iktidara mesaj verme kaygısını bu genel kurulda da sürdürdü. 2010’dan beri AKP ile TÜSİAD arasındaki ilişki inişli çıkışlı bir seyir izliyor. TÜSİAD, hükümetin emek rejimini sermayenin arzusuna göre düzenlemesinden memnun olsa da kuvvetler ayrılığı ilkesinin rafa kaldırılmasından rahatsız. Parlamentonun yürütmeyi denetlemesi, sermaye çevreleri için olmazsa olmaz değil ancak liberal çerçevede hukukun tarafsız işlediğine dair inancın zarar görmesini kendi orta vadeli çıkarları açısından tehdit olarak görüyorlar. Bir diğer ifadeyle TÜSİAD cephesinde hukuk devletine yurttaşların özgürlüğü için değil yabancı yatırımların artması ve ekonomik büyüme için ihtiyaç var. TÜSİAD Başkanı Başaran-Symes’ın düşünce ve ifade özgürlüğüne dair söyledikleri de liberalizmin asgari ölçütleriyle sınırlı.

MÜZAKERE İMASI
TÜSİAD içindeki sermaye gruplarının bir kısmı sadece AKP ile değil Saray ile de yakın ilişkide. O nedenle TÜSİAD başkanı bilhassa Kürt meselesinde temkinli konuşarak yine ‘orta yolu’ tercih etti. Çatışmaların arttığı son altı ayda Başaran-Symes devletin PKK ile savaşta izlediği yöntemlere ilişkin eleştiride bulunmaktan özenle kaçınmıştı. Son konuşmada da benzer bir yöntem izlemekle beraber müzakerelerin yeniden başlamasını arzu ettiklerini ifade etti. Çatışmaların geldiği nokta ve ülkenin Batısına yayılma riski belli ki sermaye çevrelerini ürkütüyor. ‘Toplumsal barış’ dedikleri şey de aynı ‘hukuk devleti’ algıları gibi çıkarları bağlamında savunulacak bir mevzi. Çözüm arayışları bağlamında sermayenin Meclis’i işaret etmesi ve meclis başkanıyla görüşmeleri, muhalefetin dışlandığı bir siyaset pratiğini formel anlamda uygun görmediklerini tescilliyor. Başaran-Symes’ın yeni anayasa konusuna öncesinden farklı olarak sadece değinip geçmesi ve AB ile ilişkilere vurgu yapması, TÜSİAD’ın siyasi liberalizmin memlekette yok oluşuna karşı AB çıpasına sarılma arzusunun nafile yansıması.

KAOSUN NEDENİ SARAY
DİSK’in genel kurulunda ise doğrudan Saray’ı eleştiren ve yaşanılan savaşın müsebbibi olarak Saray’ı işaret eden bir atmosfer göze çarpıyordu. Kani Beko, Saray ve AKP’yi bir bütün olarak eleştirmekle beraber Erdoğan’ı sorunların başı olarak tarif etmesi, TÜSİAD’ın Saray konusundaki temkinli tavrıyla taban tabana zıttı. Beko, mevcut anayasanın bizzat Saray tarafından çiğnendiğini söylerken, yeni anayasa çalışmalarının güdümlü yürütülmesinin kabul edilemeyeceğini ima ediyordu. Sermayenin liberal haklar ve özgürlükler vurgusunun ötesinde DİSK salonunda iktidarın sosyal hak gaspına karşı öfke vardı. TÜSİAD ile DİSK başkanının konuşmalarındaki ortak tema ise kuvvetler ayrılığıydı. DİSK, belki de TÜSİAD’tan çok daha kuvvetli bir biçimde laik ve özgürlükçü anayasa dedi.


Görünen o ki sermaye ve emek arasındaki uzlaşmaz çelişki TÜSİAD ve DİSK kurullarında bir kez daha karşımıza çıktı. Sermaye Saray’ı karşısına almadan AKP üzerinden hamle yapmak isterken DİSK Erdoğan eleştirilerinden geri adım atmadı. Elbette iktidarla tansiyonlu ilişkisine rağmen TÜSİAD eli güçlü olan taraf. Beko’nun kıdem tazminatı çıkışı salonda dahi inandırıcı bulunmazken DİSK’in iktidarı etkileme gücü çok daha az. TÜSİAD ve DİSK başkanlarının ortaklaştığı nokta ise Kürt meselesinde müzakerelerin yeniden başlatılması. Her iki aktörün etki kapasitesi ve çözümden anladığı farklı olsa da benzer mesajların ardı ardına verilmesinin psikolojik olarak iktidar blokunu ne ölçüde etkileyeceği ise meçhul.


Kimi işverenlerin ve iktidar yanlısı sendikaların yeni anayasa adına başkanlık sistemine ve savaşa destek verdiği konjonktürde demokratik emek güçlerinin TÜSİAD’ın ürkek siyasi eleştirilerinin ötesinde kendi taleplerini sistematik bir biçimde biraraya getirecek ve toplumun geniş kesimlerine anlatacak bir yol haritasına ihtiyacı var. Soma’yı, Ermenek’i, Tekel direnişlerinde oluşan itici gücü unutarak politik bir mücadele hattı belirlenemez. Barışın tesisi için demokratik mekanizmaların işletilmesi ısrarına sahip çıkmak ancak emekçileri içine düştüğü darboğazdan çıkarma iradesiyle oluşturulmuş bir programla birleşince kitlesel bir etkinlik kazanır.