Savaşın iki kurbanı: ‘Gerçek’ ve ‘ahlak’
TARIK ŞENGÜL TARIK ŞENGÜL

Savaş ortamında yaşıyoruz. Siyasetin savaş gibi yapıldığı bir ortamda, siyasal ve toplumsal alan dost düşman diye kamplaştırılıp, savaşın şiddeti ile yoğrulmaya başlayınca, savaş muhabirlerinin sık sık dile getirdiği gibi, ilk kurban “gerçeklik” oluyor.

Durumu görmek için 17 Aralık soruşturmalarından fışkıran belgelerin toplum tarafından değerlendirilişine bakmak yeterli. Türkiye, dosyaları iktidarın yozlaşmasının kanıtı sayanlar ve paralel yapının komplosu olarak görenler olmak üzere hızla kamplaştı. Kutuplaşmanın her iki tarafında bu tür bir algı yerleştikten sonra, isterseniz en inandırıcı kanıtları sunun, topluma sirayet edişi savaş ideolojisinin süzgecinden geçerek oluyor. Aslolan tarafınızın savunulması.  Arada reddedemeyeceğiniz kanıtlar varsa, onlar da “bu savaşı kazanmak için üretilmiştir” damgasıyla etkisizleştiriliyor.

Normal şartlar altında herkesin kınaması gereken Çağlayan Adliyesi’nde savcı ve iki genç eylemcinin yaşamına mal olan olayda da öyle olmadı mı? Eylemin sonunda ortaya çıkan hazin tablo karşısında Savcı’yı kimin öldürdüğü de dahil birçok konuda Türkiye ikiye ayrıldı; bundan sonra ne tür belge açıklanırsa açıklansın bir etki yaratmayacak. Herkes kendi doğrusunun arkasında konumlanmış durumda. Rehine eylemi sırasında siyasetin de felç oluşuna tanık olduk. CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, oluşan ortam içinde aracılığın nereye çekileceğini kestiremediğinden yapılan değerlendirme sonucu bu görevi üstlenemedi.

Fenerbahçe otobüsüne Trabzon yakınlarında yapılan vahşi saldırıyı izleyen değerlendirmeler bu olayın da, failleri bulunsun bulunmasın, artık geniş toplum kesimlerini ikna edici bir açıklamasının yapılamayacağını gösteriyor. Yorumcu Rıdvan Dilmen, bu tür olayların 7 Haziran seçimlerine kadar sürmesini beklediğini söylerken, yapılan saldırının hedefinde hükümetin yıpratılması olduğunu söylüyor. Bu tür değerlendirmelerin Türkiye’nin bir yarısını ikna edeceğini düşünüyor olabilir; ya öteki yarı? Öteki yarı da, bu olayları seçimler öncesi baskıyı yoğunlaştırıp kutuplaşmayı keskinleştirmek isteyen iktidarın tezgâhladığını düşünüyor.

Gerçeğin yok edilişinin en dramatik örnekleri olarak Balyoz ve Ergenekon davalarını gösterebiliriz. Bir sahnede yargıç kürsüsünde oturanlar, yargılayıp mahkûm ettikleri tarafından bir sonraki sahnede yargılanacak hale geldiler; hem de aynı kanıtlarla!

Memleketin her bir metre karesinde süren bu savaş sanal alanda da medya ve sosyal medya üzerinden yürüyor. Gazeteler, televizyon kanalları da benzer biçimde ama dengesiz olarak bölünmüş durumda. Twitter dünyası bir başka âlem; bu alanda yeterli destek bulamayan iktidarın yardımına, kiralık asker misali, troller yetişiyor.  Siper savaşları sürerken, tespit edilen özel hedeflere seçici saldırılar düzenleniyor.

Bu savaş ortamında fiziksel ve sembolik şiddet toplumun bütün gözeneklerine sirayet ederken, yitirdiğimiz tek şey gerçeklik değil! Savaşın ahlaki duruşu da neredeyse imkânsız hale getirişine şahit oluyoruz.

Nasıl olmasın ki, gerçeği yitirdiğimiz yerde ahlak nasıl ayakta kalabilir? Nietzsche’nin Tanrının ölümü dediği türden nirengi noktasız kalma durumu ile karşı karşıyayız. Öyle olunca, doğru-yanlış, ahlaki olan- olmayan ayrımı yapmadan, yaslandığın dostun bütün kusurlarını örtüp, karşıda kimin olduğunu önemsemeden saldıracaksın düşmana; bütün kötülüğü onlara, iyiliği kendi tarafına vehmederek.

Siyasal alanda başlayıp hızla topluma yayılan bu çöküntünün gerisinde, devlete hâkim olan iktidarın elinde tuttuğu şiddeti meşru kabul edilen sınırların dışına esaslı biçimde taşırarak kullanması var. Siyaseti savaş olarak kurunca, başka türlü de olmuyor. Aynı savaş mantığıyla düşman olarak gördüğünüz kesimlere muhalefet etme alanlarını kapadığınızda, savaş mantığı karşı tarafın da giderek kabullendiği bir siyasal araç olmaya başlıyor. Şiddet devletin elinde gelişigüzelleştiğinde, topluma hızla yayılması bir zaman meselesidir; nitekim bugün Türkiye bu gerçeklikle baş etmeye çalışıyor.

Buradan nasıl çıkılacak? Yanıtlamak kolay değil. Ama bir şey kesin; bu karanlıktan çıkış gerçekliği ve ahlakı feda etmeden verilecek bir mücadeleyle olacak! Savaşın mantığına teslim olmadan; gerçekliğe ve ahlaka sarılarak!