Sayın Cumhurbaşkanı’na
HARUN TEKİN HARUN TEKİN

Sayın Cumhurbaşkanı’na

Bu mektubu, Türkiye Cumhuriyeti –yine – oldukça baskıcı bir devlete dönüştüğü için, hayatlarımızın çok önemli birer anında bizzat karşılaşmış olmamızın verdiği ufacık bir tanışıklığa binaen ve medya takibinden sorumlu personelinizin BirGün gazetesini sizden saklamayacağına dair bir umutla kaleme alıyorum.
İkinci karşılaşmamız, 2007 genel seçimleri sonrası mazbatasını almaya giderken vefat eden İstanbul milletvekili rahmetli dayım M. Cihat Özönder’in cenazesindeydi. Onca işinizin arasında acımızı paylaşmaya vakit ayırmıştınız. O sırada, bugün de olduğu gibi, seçilmenizin önüne çıkarılan kuraldışı engellere hiç de hoş bakmıyor, zamanın Genelkurmay Bşk. Yaşar Büyükanıt’ın tereddütsüz sahiplendiği e-muhtırayı yakışıksız, yasadışı ve aptalca buluyor ve bunu demokrasi kültürüne yapılan bir saldırı olarak nitelendiriyordum.

İlk görüşmemizse 2002 yılındaydı. Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı Ankara’da beş siyasi partinin temsilcilerini ağırlıyordu. Siz AK Parti’yi temsilen ordaydınız, ben de sizlere soru soran bir genç olarak. Programdan sonra toplu sohbet sırasında omzuma dokunup “Çok güzel fikirleriniz var, ama çok karamsarsınız. Böyle karamsar olmayın, her şey çok güzel olacak” demiştiniz. Şaşırmıştım, ne diyeceğimi de pek bilemedim. 11 yıl sonra bugün, bazı gözlemlerimi paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Sizin için hayatın çok da kötü aktığını iddia edemem elbette, ama ülkenin durumu doğrusu sizi de doğrulamıyor: burası şu an hiç de demokratik bir yer gibi görünmüyor, ve siyasal iktidarın adeta bir kültür savaşını körükleyen hali toplumdaki bütün fay hatlarını ciddi biçimde germiş durumda.

Yürütme ve yargı organları toplumun büyükçe bir bölümünü duruma göre “milletin” bir parçası, duruma göre ise insan saymamakta. Onu destekleyip desteklememesinden bağımsız olarak toplumun çok büyük bir kısmı hükümet başkanından çok korkuyor. Milyonlarca insanın daha fazla demokrasi ve biraz saygı talep ettiği Gezi Direnişi’ni itibarsızlaştırmak bazı kamu görevlilerinin adeta birinci görevi olmuş. “Bizden” olmayanı terörize etme ve itibarsızlaştırma giderek yerini şeytanlaştırmaya bırakmış. İnanmazsanız, direnişte hayatını kaybeden kardeşlerimizin yakınlarına başsağlığı dilediğiniz anda bazı iktidar mensuplarının ekrana yansıyan yüz ifadelerine bir bakın.

İçinden geldiğiniz hareketin üzerinde yükseldiği iki temel talepten biri adaletti. Yargının şu an yaptığı ise adalet dağıtmak şöyle dursun, siyasetin çözemediği sorunları davalar yoluyla süründürmek, asırlık devlet geleneğini sürdürerek devleti toplumdan “korumak” ve savunma, delil değerlendirme, sanık hakları, adil yargılama konularında birbirinden sakil uygulamalara imza atarak güvensizliği pekiştirmekten ibaret. İster meşhur torba davaların yürütülüşündeki özensizliğe bakın, isterseniz 11 yaşındaki kızı bahçesinden meyve çaldığı sırada yakalayıp ona tecavüz eden caninin tahrik indirimi almasına; ister Utku Kalı’nın dosyasını inceleyin, ister sazlarından parmak izi alınarak gözaltına alınan müzik gruplarının durumunu. Evrensel standartlara göre sürekli sınıfta kalan bir yargı sistemi söz konusu.
Medyanın geneline hâkim olan utanç verici tavır sebebiyle televizyonlar 300 metre ötelerinde yaşanan ve dünyada birinci haber olan direnişi görmezken, yedi gazete aynı gün aynı manşetle çıkabiliyor. İktidara yönelik en ufak eleştiri, tetikçiler tarafından “darbeci” şeklinde etiketlenmek için yeterli. Basın özgürlüğü endeksindeyse 154’üncü sıradayız (2002’de 100. ve 2007’de 101’inciydik).

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bu tabloda dahliniz başkalarına göre pek az ise de, hiç şüphesiz ki bu ülkeye dair birinci dereceden sorumluluğunuz vardır. Bu adı konulmamış OHAL, sürdürülebilir bir hal değildir. Beğenelim ya da beğenmeyelim, 2002’de koskoca bir siyaset sahnesini sandığa, 2007’de de “özde-sözde” saçmalığını tarihe gömmüş bir hareketin buralara gelmiş olması; bu gidişle “zalim”, “rövanşist” gibi sıfatlarla anılacak olması sizi mutlu ediyor mu? Cezaevleri doldukça, gazlar sıkıldıkça, “çapulcular” aşağılandıkça, TMK-YÖK-seçim barajı yerinde durdukça, müzisyenlerin konserleri, oyuncuların televizyon kontratları Gezi’ye destek verdiler diye iptal edildikçe “güzel şeyler” mi oluyor? Ezcümle, sizce benim ve benim gibi çapulcuların kendilerini mutsuz ve kırgın hissetmeleri sadece kötümser olmalarıyla mı ilgili? Bunları sormadan edemedim.

Saygılarımla.