Secde’den sonra kıyam: Haziran
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR

Şuracıkta ara sıra sormuştum:

Recep, Tayyip ve Erdoğan bir kader midir? Rastlantıların kaçınılmazlığı mıdır?

Cevabı da bu tür “tarihsel ya da mucizevî” denilen şahsiyetlerin rolünü çözümleyen Friedrich Engels’in, Napolyon hakkında söylediklerini tekrarlayarak vermiştim:

“Böyle bir kişinin (Napolyon veya The Şahıs) ve özellikle bu kişinin, belli bir dönemde ve belli bir ülkede ortaya çıkmış olması, doğallıkla, salt bir rastlantı işidir. Bununla birlikte, Napolyon (veya The Şahıs) olmasaydı, onun yerini başka biri doldururdu… Ortaya çıkarılan olgu, iktisattan ne denli soyutlanırsa ve bu olgu ne denli ideolojik niteliğe bürünürse, bir gelişmede o denli rastlantı buluruz… Ancak eğrinin ana ekseni çizilecek olursa, bu eksenin, iktisadi gelişme eksenine koşut bir yönde olduğu görülür.”

Engels’in bu sözleri elbette Karl Marx’ın “İnsanlar tarihlerini kendilerini koşullandıran bir ortam içinde yaparlar” tespitiyle çok daha anlamlı hale geliyor.

Yani mevcut “iktisadi gelişme ekseninde”, küreselleşme çağının neo-liberal düzeninde “ideolojik niteliğe bürünmüş” bir Recep Tayyip olmasaydı, başka bir Tayyip Recep doldururdu onun yerini. Boş bırakmazlardı.

Bu “hikâyeyi” artık ezbere biliyoruz.

Eh, gazete sütunları teorik tartışmalar için pek elverişli değil, bu yüzden dayatılan “yeni” siyasi rejime faşizm mi diyelim, başka bir şey mi diyelim tartışmasına burada girmeyelim.

Yeter ki bu “şey”in “zalım” bir şey olduğunu demokrasi memokrasi olmadığını bilelim. Bizim memlekette faşiste faşist demekten vazgeçmeyelim.

Zaten son günlerde kaz adımlarıyla rap rap bir sivil sıkıyönetime gidiliyor ve haliyle sivil diktatörlük koşullarında böylesi kaçınılmaz oluyor.
En son “makul şüphe” diye başladılar maktul (ve sömürge tipi) demokrasinin katilleri, kendilerince makul faşizmi kurumsallaştırıyorlar, daha doğrusu tarihsel olarak TC rejiminde içkin olan kurumları yeni işlevleriyle kurguluyorlar.

Bu kurguyu bozacağız! The Şahıs, Marx’ın tarifiyle, nasıl ki bütün haltlarını kendisini koşullandıran bir ortamda işleyebilmeye muktedirse, biz de tarihimizi kendimizi “koşullandıran” şimdiki ortamda koşulları değiştirerek yazacağız. Çözümlerimizi, kurulu düzenin değişmemesi (korunması) bakımından önerilen değişikliklerde aramayacağız. Çözümlerimizi, değişmeyeni de değiştirmek yönünde arayacağız.

AKP, evet, memleketi “hazır ol” toplumundan “secde” toplumuna dönüştürdü. Geçmişteki asker eliyle açıktan uygulanan faşizmlerde, 12 Martlarda ve 12 Eylüllerde “hazır ol” durumundayken “rahat” yoktu. Peki, şimdi The İmam emriyle “rükû ve secde”deyken, namazı bozup (!), koşulları değiştirip “kıyam” (ayağa kalkma, ayaklanma) imkânı yok mu? Var elbette…

Demem şu ki, bize “kader” diye dayatılan mevcut durumda dinsel ritüellerle filan değil, sadece praksis, yani “bilinçli eylem” sayesinde böyle bir kıyam imkânı yaratabiliriz.

Ve bizler buna uzun vadede “Devrim” kısa vadede “Haziran” diyoruz, ey ahali!