Şehrin yerlisi şiddet
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Şehirlerin özelliklerini anlatırken, “canlı, ölü, yirmi dört saat yaşayan” gibi tanımlamalar yapılır

Şehirlerin özelliklerini anlatırken, “canlı, ölü, yirmi dört saat yaşayan” gibi tanımlamalar yapılır. Gezilecek ya da gezilmiş şehirler için yapılan bu tanımlamaların yanına bir şey daha ekleme gereği duyulur; güvenlik. Özellikle yabancı ülkelere gideceksek, ilkönce öğrenmek istenilen şeydir; şehir güvenli mi?

İlle de uzak şehirlere bakmaya gerek yok. Ülkenin şehirlerine, örneğin İstanbul’a bakalım. İstanbul güvenli mi? İşte, şehri anlatırken, bu sorunun arkasından suç, şiddet, sakıncalı sokaklar gibi başlıklara geçiliyor. Şehirler güvenlik terimleri ve ölçütleri ile ele alınıyor. Oysa şehir ve onu oluşturan temel birimlerden biri olan ev/evler, dışarıya karşı bir “iç” mekandır. Korunaklı bir yuvadır, “vahşi” doğaya karşı bir duvardır tarihsel sürecin en başında.

Henri Lefebvre “vahşi” terimini, Paris ve çevresi bağlamında mekân üretimini anlatırken kullanıyor. Gelinen tarihsel toplumsal sürece uygun olarak, terimin artık gelip durduğu yeri işaret ediyor; “Uyumlu bir ulusal mekân üreterek, yalnızca kâr arayışına itaat eden ‘vahşi” şehirleşmeye biraz düzen vermek gerekiyordu.” (H. Lefebvre, Mekân Üretimi, Çeviri, Işık Ergüden, Sel Y.) Yazar, terimin yer değiştirmesini en doğru bağlamda kullanırken, bize yol gösteriyor.

Batının, görece uygar “kent” üreterek şehir kurma süreci, bizim koşullarımızda biraz farklı gelişiyor. Üretmek kavramının olumlu içeriği es geçiliyor öncelikle. Bunun için İstanbul’un son elli yılının fotoğraflarına bakmak bile yeterli. Uzman olmaya da gerek yok. Yapılan kültürel ve tarihsel yıkımın hesaba gelir yanı yok. Yıkımı yapansa sağcı iktidarlar.

Yıkmanın arasından “yapmak” gelse de, yeni yapılanın yanlışlığı bir yana, süreç akla, doğaya, bilime aykırı ise, yıkmanın içerdiği şiddet, yeni yapılanda sürer gider. Yeni “kent” üretilirken, süreç yıkıcı ise, bu yıkıcılığın ve yıkıcının oluşturduğu şiddet, yeni yapılanın bünyesine ve atmosferine yerleşir. Estetik/görsel şiddetten, yaşamı her yönüyle şiddete dönüştürmesine kadar geniş bir yelpazededir bu.

Aslında bu şiddet, yaşam mekânı olan bir yerin değil, asıl olarak bu özelliğinden soyulan ve “vahşi” ekonomik sistemin bilinen koşullarında mala dönüştürülen bir nesnenin şiddetidir. Şehir bir bakıma canlı bir bütündür. Bir organizma ve örgensel yapıdır. Belki de bu niteliğinden dolayı, kendisine karşı yapılan yanlış mimari uygulamalara, yapısal şiddete aynı şiddetle karşılık verir! Evleri su basar, yollar tıkanır, kazalar olur. Ölümcül bir yanıttır bu.

Sokakların kriminalize edilmesi veya on dakikalık yağmurla sokakların göl olması ise başka bir “hikâye” ve başka bir şiddet. Benim sorum şu; Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e, kurulan yeni şehrimiz var mıdır? Yanıtları bekliyorum.

Belirtmek gerekir ki, İstanbul örneğinde, şehri bir şiddet çukuruna dönüştürenlerden birinin cumhurbaşkanı olması ise, şiddetin tahammül dağlarını aşmasıdır vesselam.

Haftaya dize; “Yaşamak her acıyı yener” (Fahri Ali, Kayadan Kopmadı, Üsküp)