Selam olsun, Ornette’e!
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Herhalde eski kuşak içinde en yakından tanıdığım caz ustası Ornette Coleman’dır. Peşinden dolaşmışlığımız, oturup konuşmuşluğumuz, hatta kaybolunca telaşa kapılmışlığımız var. Meğer Ornette’in birkaç saat ortadan yok olması vukuat-ı adiye’denmiş, yani sıradan bir olay. Ama hatırlıyorum da, o sefer kaybolduğunda oğlu ve davulcusu Denardo bile biraz endişelenmişti. Derken üstat çıkageldi: hava çok güzelmiş, çıkıp dolaşayım demiş. Etrafı seyretmiş, insanları seyretmiş. Bir simit alıp yemiş. Sonra da yürüye yürüye otele gelmiş. Ayağına sağlık. İstanbul’daki yakından Ornette enstantanelerimi tamamıyla Murat Taner’e borçluydum. Medyun-u şükranım.

Bu hafta Uluslararası Caz Günü’nü kutlayacağız. İlkini de İstanbul’da kutlamıştık. Seçkin cazcılar gelmişti. Mesajıyla Herbie Hancock buradaydı elbette. İKSV organizasyonuyla Aya İrini’nin dışında toplanmıştık. Akşam da konserler vardı. Bu akşam da var. Babylon’da Alfredo Rodriguez Trio; İKSV Salon’da Caz Ağacı – Gitar Ustaları, Django Reindhart; Nardis’de Judy Niemack Quartet; garajistanbul’da Sons of Kemet; Zorlu’da önce Ece Göksu & Neşet Ruacan Trio, ardından da Jülide Özçelik; Aksanat’ta ise Chico Freeman - Heiri Känzig Duo.

Benim aklımda olan ilk caz parçası, radyodan dinlediğimiz ve başlarda adını da bilmediğim “Cherry Pink and Apple Blossom White”tı. Eddy Calvert kaydı olsa gerek. Sonra da ömür boyu dinlemişizdir. Bizim eve alınan ilk caz plaklarını hatırlamıyorum ama benim ilk aldıklarım John Coltrane, Sonny Rollins ve Cannonball Adderley LP’leriydi. Bu cazcıları tanımama vesile olan Ünal, kapıda duruyordu. Erkete durmak gerekiyordu, çünkü onları alırken düpedüz kaçakçılık suçu işliyorduk. Tezgahtar da tezgah altından veriyordu zaten. Fitaş Pasajı maceraları...

Onlara, hele Coltrane’e o günkü kadar hayranım. Şimdi caz deyince aklıma gelenler iki grupta toplanır. Bir, bebopçılar; bir de Ornette’in başını çektiği Free Jazz’in kahramanları. Sürüden biraz uzakta, sürünün dışında durma cesaretini gösterenler. Herkes çıkışını yaparken öyleydi zaten, sonra da bir bakarsın standart olmuşsun. Ornette olmamıştı.

Bir ahir zaman gurusuydu. Karşınızda otururken içinize sükunet akardı sanki. Sesini yükseltmezdi, kızmazdı, iyi huylu bir öğretmen gibi konuşurdu. Onun caz dünyasını sarstığına, müzikal özgürlüğün doğası üzerine sonu gelmez tartışmalara yol açtığına, hatta bu uğurda hırpalandığına inanmak zor gelirdi insana. Vaktiyle biri karnına bir tekme atmış ve “Böyle çalamazsın!” diye bağırmış. Coleman, “Ne yaptığımı bile bilmiyordu,”diyor. İnsanlara, “Dövmeyin onu, dinleyin” dedirtecek bir noktaya gelene kadar dayağımı yeme kararı aldım.”

Onu ilk kez ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum. Epeyce gerilerde olmalı, çünkü müziği bende “Bu da ne yahu?” etkisi uyandırmıştı. Çoğu kişi gibi. Hayatta ve cazda ilerleyişini hayli dışarıdan ama ilgiyle izlemiştim. Çığır açıcı bir cazcı, vazgeçilmez biri miydi yoksa ne yaptığını bilmezin teki mi? Cazcılar bile bu konuda fikir birliği halinde değildi. Sonunda, millet ne yapsa Ornette’in orada olduğu, orada kalacağı, Free Jazz’ını da yaşatacağı anlaşıldı.

Selam olsun Ornette’e! Parker’a, Monk’a, Young’a, Holiday’e de selam olsun! Ellington ile Gillespie’ye de elbette. Cazı yaşatan herkese. Günümüze ışık vermiş ve verenlere de. Neyse ki onların hemen hemen hepsini şehrimizde dinledik. Ne yöne gittiği belli olmayan bu dünyada umarım caz ruhumuzu beslemeye devam eder.