Semadan adalet düşse...
GÖZDE BEDELOĞLU GÖZDE BEDELOĞLU

AKP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ravza Kavakçı Kan, Almanya merkezli yayın kuruluşu Deutsche Welle’de yayınlanan Conflict Zone programında Michel Friedman’ın sorularını yanıtlarken bir hayli zorlanmıştı. Şubat ayında gerçekleşen röportajda Friedman, Die Welt’in Türkiye muhabiri olan Deniz Yücel’in nasıl oluyor da bir yıldır, suçlama yapılmadan, iddianame olmadan, mahkemeye çıkarılmadan hapiste tutulduğunu anlamaya, öğrenmeye çalışıyordu. Bu açık bir insan hakları ihlaliydi ve gazetecinin karşısında tam da konunun muhatabı bir hükümet yetkilisi oturuyordu. Kan’ın ise bu soruya cevabı, “Türkiye bir hukuk devletidir” demekten öteye geç(e)medi. “Kimse bir suçlama olmadan cezaevinde tutulamaz” diye eklese de, gazetecinin ısrarlı sorusu karşısında konuyu “elimde davanın detayları yok” diyerek kapatmaya çalıştı. Gergindi, çünkü bir gazetecinin karşısında, bir insan hakları savunucusu titriyle otururken konuyla ilgili verebileceği ikna edici bir cevabı yoktu. Başbakan Binali Yıldırım, yine şubat ayında gerçekleştirdiği Almanya ziyareti öncesi, “Ümit ederim kısa sürede serbest kalmış olur, bu konu da artık Türkiye Almanya arasında ilişkilerimizi bloke eden bir husus olmaktan çıkar” diye bahsettiği Deniz Yücel davasının bir yıldır yazılamayan iddianamesi bir günde yazıldı ve mahkeme Yücel’in tahliyesine karar verdi. Türkiye nasıl bir hukuk devletiymiş, yargı bağımsızlığı ne boyuttaymış bir kez daha hep birlikte idrak ettik.

•••

Dava tek başına; Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in ‘yargının bağımsız olmadığına dair eleştirilerin ispatlanması gerektiğine’ dair yaptığı açıklamaya güçlü bir cevap niteliğinde. Ancak yeterli bulmayanlara maalesef elimizde bunun gibi daha pek çok örnek de mevcut. Misal, bugün altıncı duruşması yapılacak olan Cumhuriyet gazetesi davası gibi... Ahmet Şık, Murat Sabuncu ve Akın Atalay yaklaşık 500 gündür tutuklu. ‘FETÖ/PYD ve PKK/KCK örgütlerine üye olmamakla birlikte, örgüt adına suç işlemek’ ile yargılanan gazetecilerin haklarında yazılan iddianame yaptıkları haber ve yazılardan oluşuyor. Ne karartacakları bir delil var ortada, ne de kaçma şüphesi söz konusu. Kaldı ki, hakkında yakalama kararı çıkarıldığında yurtdışında olan Akın Atalay, gözaltına alınacağını bilerek Türkiye’ye dönmüştü. Bütün bunlara rağmen delil karartma ve kaçma şüphesi gerekçesiyle bir buçuk yıldır hapiste tutuluyorlar. Gözaltı kararı veren savcı Murat İnam’ın aynı zamanda FETÖ üyeliği suçlamasıyla yargılanıyor oluşu da davanın ciddiyetten yoksun pek çok noktasından biri.

•••

Tıpkı Deniz Yücel davasında olduğu gibi gazetecilerin neden tutuklu yargılandıklarına dair verilecek “ama Türkiye bir hukuk devleti”, “kimse suçlanmadan hapse atılmaz”, “ama haklarında yazılmış dosyalar var” tekerlemeleri gibi verilecek bolca mantıksız cevap var, ama mantıklı tek bir neden yok. Cumhuriyet çalışanlarının tutuklulukları belki Almanya ile ilişkileri sabote etmiyor ama Türkiye’nin bizzat kendi saygınlığı ve güvenilirliğini dinamitliyor. Akıl dışı suçlamalar toplumsal öfkeyi büyütürken, ‘bunalan halk ellerini semaya açarak adalet çığlığı atar hale gelmiş.’ Yargı sisteminde sorun olduğunu söylemenin bile hafif kaldığı, artık yargının başlı başına sorunun kaynağına dönüştüğü zamanları yaşıyoruz. Yaptıkları haberler yüzünden yargılanan gazetecilerin davaları; sadece Ahmet’in, Murat’ın, Akın’ın davaları olarak ele alınamaz. Bu, görevi halka gerçeği sunmak olan gazetecilik mesleğine karşı yapılan bir tehdit ve toplumun haber alma hakkının engellenmesine yönelik açık bir saldırı.

•••

Bugün Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının gözaltına alındıktan 9 ay, iddianamenin hazırlanmasından 3 ay sonra, (Temmuz 2017) başlayan Cumhuriyet davasının altıncı duruşması görülecek. Yaklaşık 500 gündür tutsaklar; ve onlar gibi 122 gazeteci ve medya çalışanı daha... Her duruşma çalınmış özgürlüklerin iadesi için bir fırsat. Bugün Silivri’den çıkacak tahliye kararı -ki haklarında istenen cezayı yatmış bulunuyorlar- umarım ki bu haksız, hukuksuz, insanı ellerini semaya açtırıp adalet diye yakaracak hale getiren bu karanlığa bir mum yakılmasına vesile olur. Gazeteciliğin yargılandığı coğrafyalarda o karanlık en başta, kendini gerçeğin karşısında güçlü sayanı sarar.