Sembol, mizansen ve ideoloji
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Abram Tarasov’un boynunda bir orak-çekiç dövmesi var. Niçin?

Tarasov, aksanından da belli olacağı üzere ABD’ye geleli çok olmamış bir Rus. Yani dövmenin Rusya’da yapıldığını varsayabiliriz. İnsanın vücuduna kalıcı bir imaj eklemesi zaten yeterince önemliyken bir de karakter mafya babası olunca, hırsızlık ve cinayetten mahkûm olmuş Sergei Shmon adlı genç mahkûmun Alix Lambert’in Rus cezaevleriyle ilgili 2001 yapımı belgeseli The Mark of Cain’de (Kabil’in Damgası) söyledikleri kaçınılmaz olarak devreye giriyor: “Her dövmenin bir anlamı var. Öyle rastgele dövme yaptıramazsınız.”

Bir Rus hapishanesinde orak-çekiç dövmesi, eğer 1940-’50lerde yaşıyorsanız belki anlamlı olabilirdi. Lambert’in belgeselindeki en ihtiyar mahkûmlardan Viktor Tyryakin o zamanlar hükümlülerin genellikle ölüm cezasından kurtulmak için vücutlarına Lenin ve Stalin gibi karakterlerin resmini yaptırdığını söylüyor, kimsenin bu figürlere ateş etmeyeceği umuduyla... Abram Tarasov’un orak-çekiç dövmesi o kadar eski değil, en fazla 1990’larda yapılmış olabilir. Oysa SSCB yıkıldıktan sonra Rus cezaevlerinde mahkûmlar genellikle dinsel içerikli dövmeler yaptırıyor. The Mark of Cain’de görebileceğiniz yüzlerce dövme arasında Sovyetler ve sosyalizmle ilgili bir tek imaj bile yok. Demek ki Tarasov’un dövmesi pek çok yönden önemli.

Öte yandan, yakın zamanda ABD’ye yerleşmiş suç baronu Abram Tarasov’un bu dövmenin sembolize ettiği ideoloji ve değerler sistemiyle hiç alakası yok. Tabii bu hiç de önemli değil, çünkü John Wick: Chapter 2 adlı filmi yapanlar kötü adamlardan birinin reel sosyalizmin en önemli sembolünü taşıması gerektiğine karar vermiş. İlk John Wick (2014) filminde de orak-çekiç vardı; filmin şımarık kötü çocuğu Iosef Tarasov’un -Abram Tarasov’un yeğeni- Wick’ten kaçmak için saklandığı güvenli evde kapıya asılı kocaman bir posterde orak-çekiç görülüyordu.

Uzun bir süredir Rusya dendiğinde akla orak-çekiç simgesi değil de Putin ve oligarkları, Gazprom, yeni Rus Ortodoks Kilisesi geldiği için John Wick gibi anlamsız bir aksiyon serisinin bu sosyalizm sembolüne takmış olmasını bir tek ben mi tuhaf buluyorum?! Umarım öyle değildir, ama BirGün’ün genç sinema yazarı Tuğçe’nin de (Madayanti Dizici) içinde bulunduğu bir grup yazar bu gibi unsurları pek önemsemiyormuş gibi görünüyor -Tuğçe’nin şaşırtıcı derecede abartılı ifadelerle dolu John Wick: Chapter 2 güzellemesi için bkz. 13.02.2017 tarihli BirGün.

Filmlerde en rastlantısal görünen unsurlar bile rastlantısal değildir. Örneğin Resident Evil serisinin son filminin Washington’da başlaması hem çok bilinçli hem de önemli bir ‘seçim’ -açılış sahnesinde Beyaz Saray’ın korkunç mutant yaratıklar tarafından ele geçirildiğini görüyoruz. John Wick serisi de istisna değil tabii...

Aslında ikincil, üçüncül anlam katmanlarını bir yana bıraktığımızda bile John Wick: Chapter 2 adlı film çakma bir Chuck Norris filmi olmanın ötesine geçemiyor; orijinalinden daha iyi ama nihayetinde çakma... Teksaslı ranger Walker nasıl Teksas’ın düzenini Amerikan değerlerine uygun biçimde korumak için uğraşıyorduysa burada da Wick düzeni korumak için uğraşıyor. En sıradan Peckinpah filminin yarısı kadar bile estetize edilememiş şiddet görüntüleriyle örülü seride Wick’in düşmanları genellikle Amerika kıtasının -Mustang ve köpekle sembolize edilen ama ne olduğu tam kestirilemeyen tuhaf bir ‘Amerikan değerler sistemi’nin- dışından oluyor: İlk filmde hedef Ruslarken ikinci filmde Tarasov üzerinden Rus hesabını kapatıp İtalyan kanı dökmeye geçiyor.

Bunca kötülük arasında John Wick’i iyi yapan şeyin ne olduğu da epey tartışmalı tabii -köpekleri sevmesi mi, Ölmüş karısına duyduğu aşk mı? Ona kalırsa Adolf Hitler de köpekleri severdi ve Eva Braun’a taparcasına aşıktı- ama önce bu soruya cevap aramak lazım bence: Abram Tarasov’un boynunda bir orak-çekiç dövmesi var. Niçin?