Semih Kaplanoğlu ve Buğday
03.12.2017 12:03 BİRGÜN PAZAR
Yıllar önce Kusturica’ya karşı “insan olmak” üzerinden verdiği dersi unutan Kaplanoğlu, Meltem Cumbul’u “darbeci” olmakla suçlayarak tam da o hiç olmak istemediği “muktedirin” dilinden ezici bir güç ortaya koyar

Aslı Daldal - Sinema Yazarı, Akademisyen

2010 yılının Antalya Altın Portakal Film Festivali, aslında her sene olduğu gibi, yine büyük bir polemikle başlar. Emir Kusturica’nın festivalde jüri üyesi olduğunu öğrenen Semih Kaplanoğlu, Kusturica’nın Bosna Savaşı sırasında tecavüze uğrayan kadınlarla ilgili sarfettiği sözler ve açık Miloseviç destekçiliğini öne sürerek Bal filmini “gürültülü bir şekilde” festivalden çeker. Ardından gelen, iktidar cephesinin ve dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın destekleyici açıklamalarıyla da Kusturica festivali terk etmek zorunda kalır. “Güzel filmleri olan” ama savaş suçlusu bir hükümeti desteklemekten imtina etmemiş Kusturica’ya karşı gösterilen cüretkâr tavır kamuoyunu ikiye böler. O dönemde Kaplanoğlu, Denis Tanoviç’in kendisine gösterdiği videolardan etkilendiğini anlattıktan sonra Banu Güven’e NTV’de şunları söyler: “Bir kişi haksız yere öldürülürse dünyada buna ses vermemiz lazım. Her şeye her savaş suçuna eşit yargıda durmak zorundayız. Bu insan olmakla alakalı… Hâlâ mezarlar kazılıyor, hâlâ bulunamayan insanlar var ama Kusturica hâlâ Slobodan Miloseviç’i savunuyor, ben bunu anlayamadım.” Verdiği reaksiyonla AKP yandaşı gibi görünmesinden de memnun olmayan Kaplanoğlu sözlerine şöyle devam eder: “Beni Ak Partili olmakla falan sıkıştırmaya çalışıyorlar. Mesela şunu unutmuşlar, Altın Ayı alırken orada bir Ak Parti Projesi olan HES’lere karşı bir şey söyledim bütün dünyaya.

Kültür Bakanı’na sahneden Emek’in koltuklarının kirli olmadığını hatırlattım. Bütün bunlar ortada. Benim hiçbir parti ile hiçbir siyasi görüşle, hiçbir organizasyonla alakam yok.”1 Türk Sineması’nın gelmiş geçmiş en zarif, en sinematografik üçlemelerinden biri olan Yumurta-Süt-Bal üçlemesinin yönetmeni Kaplanoğlu, hareketinin iktidar yandaşlığı değil, filmlerinde de sade bir şekilde dışa vurduğu “metafizik”, “spiritüel” ya da “manevi” olarak adlandırılabilecek bir ruhsal, insani sorumluluk çerçevesinde şekillendiğini söylerken oldukça samimi gibidir.

Kaplanoğlu’nun Bal’dan 7 yıl sonra çektiği Buğday da yine büyük bir polemiğin ortasında seyirciyle buluşur. Adana Altın Koza Film Festivali’nde, bu sefer “Kusturica” rolü Kaplanoğlu’na düşer, ve Kaan Müjdeci’nin deyişiyle, “Semih abi bunu hak etmese de” Meltem Cumbul’un naif ama esaslı protestosundan bu defa kendisi nasibini alır. Ancak yıllar önce Kusturica’ya karşı “insan olmak” üzerinden verdiği dersi unutan Kaplanoğlu, Meltem Cumbul’u “darbeci” olmakla suçlayarak tam da o hiç olmak istemediği “muktedirin” dilinden ezici bir güç ortaya koyar. Aslında “muktedirin” yanında yer almaya görünürde hiçbir sebebi bulunmayan, Berlin’de Altın Ayı kazanmış, tuzu kuru Kaplanoğlu sevenlerini çok şaşırtan biçimde merakla beklenen filminin galasını da Beştepe’de gerçekleştirir. TRT, Kültür Bakanlığı, Torku, gibi finansörlerin ve Katarlı, Fransız, Türk oldukça farklı katmanlardan prodüktörlerin ortak yapımcılığını üstlendiği film besbelli “dünyaya” oynamakta ve en tepeleri hedeflemektedir. Orjinali İngilizce çekilen, Lars Von Trier’in Europa, ve Luc Besson’un Derinlik Sarhoşluğu filmlerinden tanıdığımız efsanevi Jean Marc Barr’ı da kadrosuna katan Buğday, neyseki Beyoğlu ve Kadıköy’de yakalayabildiğimiz orijinal dilde gösterim yapan bir, iki küçük sinema dışında, Türkiye’deki en geniş dağıtım kanalından, genellikle yüksek gişe beklentisi olan, popüler filmlerin oynatıldığı Cinemaximum ağından (hem de Türkçe dublajlı) karşımıza çıkar.

Buğday’a gelince… Film pek çok eleştirisinde de belirtildiği gibi distopik bir gelecekte geçmektedir. Gerçi bu gelecek tuhaf ve “retro” bir gelecektir. Terry Gilliam’ın Brasil filminde ortaya koyduğu ve genellikle “postmodern” sinemanın alametifarikalarından sayılan gelecekle geçmişin kitsch bir karışımını çıkarmak ve zamansallığı böylelikle “muğlaklaştırmak” arzusu ilk baştan filmde karşımıza çıkar. Jean Marc Barr’ın oynadığı Erol Erin karakterinin evinin penceresine yansıyan video görüntü fütüristik bir dokunuş taşısa da, günümüzden yıllar sonrasında geçtiği anlaşılan Buğday’da kahramanlarımız hala ihtiyar arşivcilerin uyukladığı dev analog arşivlerde bilgi kovalamakta ya da, komik dizaynlarına rağmen oldukça külüstür otomobillerde yolculuk etmektedirler. Bu tuhaf kitsch-retro-fütüristik evrende büyük olaylar ve protestolar da cereyan etmektedir. Ancak kahramanımız Erol Erin arabasıyla bu protestoların arasından geçerek sakince New York’a benzeyen bir diyardaki büyük şirket toplantısına yetişir. O toplantıda öğreniriz ki genetiği değiştirilmiş, sentetik tohumlar yüzünden büyük bir kıtlık tehdidi vardır ve bu tehdidi ancak bir zamanlar Novus Vita adındaki bu büyük şirkette çalışan, ancak sonrasında radikal ve bilim dışı fikirleri yüzünden kovulan Cemil Akman önleyebilecektir.

Herkesin İngilizce konuştuğu ortamda efsanevi Jean Marc Barr’ın “Erol” adıyla çağrılması milli gururumuzu kabarttıysa da özellikle Cemil Akman adının İngilizce telaffuz edilerek “Cemıyıl Ekmın” olarak ifade edilmesi ne yalan söyleyeyim beni bayağı gülümsetti. Hatta nedense gözümün önünden Turist Ömer Uzay Yolu’nda filmi bile geçti. Buraya kadar şaşalı ve zaman zaman zorlama ve “kitsch” kaçan kurgusuyla Hollywood-Yeşilçam arası bir savrulma yaşayan film Erol Erin’in Cemil Akman’ın peşine düştüğü yol sahneleriyle biraz olgunluğa kavuşur. Ve filmin yoğun hatta retorik felsefi-tasavvufi söylemleri şekillenmeye başlar.

Filmde birbiri içine geçmiş iki ana izlekten bahsetmek mümkün. Bu bağlamda hem Erol Erin karakterinin hem de filmin ana eksenini oluşturan “buğdayın” iki anlamından söz edebiliriz. Öncelikle, Erol Erin, Novus Vita’nın bir elemanı olarak, dünyayı felaketin eşiğine getiren kapitalizm ve teknolojinin (yani bilimin) bir temsilcisidir. Her şeyini geride bırakarak “ölü topraklarda yaşayan” ailesini kaybetmiş Cemil Akman’ın peşine düşer. Bu bağlamda arada kalmış, fazla bir karizması olmayan tipik bir aydınlanma çocuğudur. Jean Marc Barr’ın Lars Von Trier’in Europa filminde canlandırdığı olayları değiştirecek gücü olmayan, arada kalmış sıradan insan tiplemesine yakın bir karakter olan Erol, yavaş yavaş Cemil’ın karizmasına kapılır. Buğday ise insanoğlu için öncelikle kurtarılması gereken en kıymetli, en temel besin maddesidir. Buğday bir anlamda insanoğlunun yaşamasını sembolize eden en değerli tohumdur. Öte yandan, filmin bizi “buğday mı nefes mi?” sorusu ile yönlendirdiği ikinci bir anlam katmanında buğday “dünyevi olanı”, “maddi” olanı ifade eder. Bu ikinci anlam katmanında Erol Erin de Novus Vita’nın profesör ünvanı taşıyan bir çalışanı değil, kendini bulma yolunda yollara düşmüş, şehirden doğaya, batı’dan doğuya doğru yol alan, tasavvufi yolculuğunda Cemil Akman isimli dervişin dergahına kul olmaktan çekinmeyen bir “çıraktır”. Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli arasında geçtiği anlatılan “buğday mı nefes (himmet) mi?” sorusuna her seferinde buğday (yani dünyevi olan, maddi olan) karşılığını veren Erol, ruh ve madde dünyası içinde gerçek huzurun “ruhi” olanda yani “nefes” de bulunabileceğini en nihayetinde anlayacaktır. Cemil Akman’ın, “hep bir rüyadayız, ölünce uyanacağız” sözünün de açıkça (ve Kaplanoğlu’nun önceki filmlerinde bulunmayan bir İslami didaktizmle) ortaya koyduğu gibi aslolan maddeler dünyası değil ebediyettir.

Buğday’ın genel olarak fazlasıyla “adı konmuş” bir inanç şemasına, ruhani yönelime kaydığı söylenebilir. Bu bağlamda filmde de pekçok çelişki var. Eğer “ölünce uyanacak” isek ve bu dünya ve onu sembolize eden “buğday” sadece gelip geçici bir “maddiyatı” temsil ediyor ise, o zaman neden dünyayı kıtlıktan kurtarmak için uğraşalım? Ayrıca kendi adıma Kaplanoğlu’nun “nefes mi, buğday mı” sorusu ile filmde açmaya çalıştığı tasavvufi kendini sorgulama, arınma kapısını hiç samimi bulamadığımı da söylemeliyim. Hele ki filmin gösterime girdiği mega sinema zincirinde dönüp duran reklamlardaki inanılmaz tüketim pompalaması, filmin global prodüksiyonu için harcanan paralar, Beştepe’de yapılan muktedir galalar gözümün önüne gelince haddim olmayarak Semih Kaplanoğlu’na şu soruyu sormak istedim: Semih abi, hakkaten Nefes mi Buğday mı?

1 www.ntv.com.tr/turkiye/kusturica-hala-milosevici-savunuyor,whGHbxg7NUKkM6ayvvsczA (Erişim Tarihi 29 Kasım 2017).