“Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim?”
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Aslında böyle bir haftada yazılacak yazı, havuz ahalisinin savaş altlığı cengaver yazı ve manşetleri olurdu ama öylesine açıktan yapıyorlar ki, üzerine yazı yazmak bile gelmiyor insanın içinden. Amerikan medyasının bu konudaki manipülasyon ve algı oluşturma teknikleri gibi ince şeyler olsa, analiz kasıp kendimizi bir şey sanacağız ama ona da fırsat vermiyorlar. Her neyse; işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte daha eğlenceli konulara girmek istiyorum bu hafta Köşe Vuruşu’nda. Özellikle son seçimin ardından, “2002 ruhuna, hatta daha öncesine dönelim, böyle olacağını ben önce söylemiştim, bu adamların partimizde ne işi var”cı bir ekip türedi. Bu ekibi taze bir örnek yazıyla ele almak istiyorum izninizle. Güftesi Gonca Gül’e, bestesi Baki Duyarlar’a ait Kûrdîli Hicâzkâr makamı bir şarkı, mevzuyu eksiksizce toparlar diye düşünüyorum.

SENİ BEN ELLERİN...

Akif Beki’nin dünkü yazısı bahsettiğim yazılar içinde en açık sözlü olanlardan biri. “Erdoğan’ı yalnızlaştırmayız” diye kendini paralayanlara “bir dakika birader”diyen bir yazı bu. O yüzden şarkımızın sağlamasını onun üzerinde yapmayı tercih ettim. Beki, şu şekilde damardan giriyor örneğin: “Bir şiir okuduğu için Pınarhisar Cezaevi'nde 4 ay yattı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı elinden alındı. Siyasetten men edildi. En yalnız, en yasaklı ve en kara günleriydi. Kanal 7 temsilcisi olarak Washington'da yaşıyordum. O 4 ay içinde yolum iki kere Türkiye'ye düştü, ikisinde de ziyaretine gittim. Ondan önce toplam iki kere karşılaşmışlığımız ya var ya yoktu oysa. Tanışıyorduk ama o kadar...” Yani “doğru dürüst tanışmazken bile destek verdim, Hürriyet’te Ertuğrul Özkök’ün yan komşusu olmaktan öte bir ikbal yok muydu?” diyor belki. Onlara söylerken Erdoğan’a da hatırlatmak istiyor belli ki. İnce bir kalp ağrısı var yani bu satırlarda.

HER ŞEYİMİ UĞRUNA BEN BOŞ YERE Mİ VERDİM?

Akif Beki’nin sitem dolu yazının ilerleyen safhalarında artıyor. Adeta Attila İlhan’ın “Hayırsızın biriydi fikrimce” dediği “Üçüncü Şahsın Şiiri” kıvamına yürüyor, ama biz yine de şarkımızdan devam edelim. Beki yazıda, “Her şeyimi uğruna boş yere mi verdim?” dercesine, ganimeti başkalarının yediğinden dem vuruyor: “Şimdi kim ondan ve arkadaşlarından 2002 ruhuna geri dönmesini istese, ganimet sofrasına üşüşmüş cebellezi haşeratı ayağa kalkıyor. 'Yalnızlaştırmayız' diye üstlerini başlarını paralıyorlar. Papaza kızıp oruç bozacak adamları kışkırtmak için görevlendirildiklerine yemin edersiniz. Düşman çoğaltmak için çalışıyorlar, dost kazandırmak için değil.” Söylediğinde haklı, ama bunu yazan Başbakan Basın Müşaviri’yken dillere destan bir akreditasyon uygulaması yapıp düşmanlıkları körüklemiş Beki olunca biraz tuhaf kaçıyor.

BOŞ YERE Mİ VEEERRRDİM?

Seçtiğimiz şarkıda “boş yere mi verdim?” kısmının ikinci kez hep bir ağızdan tekrarlandığı bir an vardır. İşte Beki’nin yazısının sonlarında da o tatlar hissediliyor. Beki “ellere kaptırdığı” liderin etrafınındaki o eller için “iblisler” demeye kadar vardıyor işi: “Her kim ki 'Senin yanında ben varım, benim varlığım sana yeter, başkasına ihtiyacın yok' diye fiştekliyorsa Erdoğan'ı yalnızlaştıran uyanık iblisin ta kendisidir o.” Şuradaki öfkeye bakar mısınız? Beki isim vermiyor ama burada “Ben Erdoğan’a aşığım” diyen Sancak’lardan, “İki silahım yüzlerce mermim var” diyen Yiğit Bulut’lardan bahsettiği fazlasıyla belli. Bu onların kendi iç kavgaları, bize ne arkadaş?” diyebilirsiniz tabii ama hâlâ bunlarla umutlanan insanlar var basında. Umutsuzca Erdoğan’ın “anladım ki hiç kimse, hiç kimse sen değil, hiç kimse senin kadar fikrime huzur değil” şarkısını söylemesini bekliyorlar. Asıl üzücü olan onlar. Yani daha ortalarda durup “AKP özüne dönsün” diyenler, hâlâ AKP’nin özü diye bir şeyin olduğunu sananlar. Köşenin konsepti gereği, medyadan örnek vermemiz gerekirse: AKP’nin özü Akit gazetesiydi. Yani şimdi, yani Gezi’den sonra aslına rücu etmiş bir siyasi gelenekten söz ediyoruz. Sadece “Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” lafı yeter. Erdoğan, bu lafı 1996 yılında Milliyet gazetesinde, Nilgün Cerrahoğlu’na verdiği söyleşide etmişti. Sözünü tuttu. Peki, tramvaydan yanlış durakta inenlere, yeniden hevesle kol uzatanlar ne olacak?