Sennur Abla, sevgili hemşehrim
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Sennur abla, hemşehrim! Senin Evrensel’de yazdığın, sonra da Perşembe Mektupları adıyla kitaplaştırdığın mektuplarından biri de bana gelmişti, merhaba hemşehrim seslenişiyle

Sennur Abla,

Sen hepimize güzel güzel, güzel mektuplar yazdın ya, ben de senin o kitabını okuyup sana bir mektup yazayım dedim. Sen de bunu farkettin mi nedir, gidiverdin uzağa. Ne bileyim, mektup mektupluğunu bilsin, biraz uzaklara gitsin diye belki de, mektuptan da önce gittin. Pul muydun neydin? Hiç aklımda yoktu diyemem, çünkü sana yazarken, seni yazarken o dörtlüğün hiç aklımdan çıkmamıştır, “avuçlarım yandı mektuplarınızdan/size yazmak artık zor/çıkın yollara çocuklar/ dağlar bekliyor” diye yazmıştın, yokuşyola gibi bir şey diyelim buna, zamansız ve ne yapsak her zaman.

Zarf bulsan pulun olmuyor, pul bulsan mektup olmuyor, bazı mektupların yolculuğa içi gidiyor, bazılarının zarfı gidiyor, gönlü kalıyor, bazen de senin de sözünü ettiğin zor zamanlar, zor mektuplar için kelimeleri yerinden kaldırmak da zor oluyor. Ben şimdi bu mektubu yazarken fark ettim, sen aslında buradayken hepimize örnek olsun diye tutmuş mektup yazmışsın. Mektup yaşarken de yazılır, yaşayana da yazılır demişsin. Ben senin bu tutumuna övgü olarak bir mektup yazmayı düşünürken de, zaman geçti diyemem sen geçivermişsin.

Haklısın, mektup üstüne yazan, şiiri zarfa koyan, pulu da yabana atmayan, yoksa yabana mı atan demeliyim, biri olarak son yıllarda kederle, acıyla anladım ki, mektubu artık yalnızca gidenler dönmeyenlere yazmaya başlamışım! Yazmışım da siz de artık çok olmaya başladınız! Ne olacak dedim bizim bu halimiz, bu tarafta azınlık öbür tarafta çoğunluğuz!

Cemal Süreya’dan başlamıştım yeraltına mektup yazmaya, yeraltı sözü benim değil, Murat Yalçın öte geçedeki yazarlara, şairlere mektup yazmamızı istemişti, ben de Didem’e mektup yazmıştım, o kitabın adıydı Yeraltına Mektuplar. Cemal abiye yazınca Nilgün’e mektup yazmadığım geldi aklıma, ona yazdım. Ölüm elyazımdan işlekmiş meğer, ben onlara yetişemeden ölüm yetişiyordu, bana da kader gibi mi desem alınyazısı gibi mi kala kala bir mektuba yetecek kadar elyazısı kalıyordu işte. Süha gitti, benim kadim arkadaşım, dünya malına ‘zerre’ kadar kıymet vermeyen hakiki komünist şairim, ondan önce, buluttan önce, bir ateş kaynıyor sivas elinde diye sonradan ağıdına duracağımız temmuzun cehenneminde tokgözlü Behçet’im gitti, şiiri kendinden, fikri şiirinden yakışıklı Metin abim gitti, kardeşim Uğur Kaynar, karıncamız Asım Bezirci, adıgüzel, sesigüzel, yolugüzel Nesimi Çimen gitti, Muhlis Akarsu durur mu, yoldaşını durdurmayınca o da gitti.

İşte tam o günlerde İstanbul’da ve memleketin her yerinde aynı şimdiki gibi, öyleyse zaman yok burada, herşey dün, herşey şimdi, herşey yarın, herşey her an, herşey her zaman dememiz gerekiyormuş meğer, dağ gibi gençler, fidan gibi kızlar evlerde, yollarda, pusularda, dağlarda, süsüne bile kaçılmamış çatışmalarda, gözleri sıcacık, hatıraları canlı, Ahmed Arif’in yeğenine yazdığı “Adiloş Bebe” şiirini okur gibi gidiyorlardı, “Gözlerinden, gözlerinden öperim/bir umudum sende anlıyor musun?”

Bizi unutsanız da şiiri unutmayın der gibiydi bakışları. Ben şimdi tam bu yazıyı yazarken de avlıyorlar onları, Dilek’i, Dilan’ı evinde vurdular, Tahir Elçi’yi yurdunda, ve herkese büyük küçük, sıralı sırasız bir ölüm uydurdular. Yaşamla ölümün diyalektiğinden söz ederdik evveleski. Hatta tutar şairlik yapardık, hayattaydık ya, “ölüm adın kardeş olsun” derdik, meğer pek naif, pek poetik bir arzuymuş bu, “ölüm adın kalleş olsun” demeye hiç ara vermemek gerekiyormuş!

Sonra işte sayamadım... 20-25 sene var ki bu yargısız infazlara, kalleşliklere, faili meçhullere, şeytan üçgeninde katledilenlere karşı bir “Avcılar Gazeli” yazmıştım, yazmıştım mı demeli yoksa ben de onlara, yoldaşlarımıza, kayıplarımıza, hiç olmazsa bir yerleri olsun diye içimde bir mezar mı kazmıştım, o şiirle: “ölümden de haberin olsun, bir-iki-üç, bak sayıyorlar seni,/bu bayraklar kimin bu bayraklar korkunç!ölüm açılıyor!/.../martılar açılsaydı, içi açılsaydı halkın, cihangir kıyılarındayız, /fener uzakta tanrım kimsemiz yokmuş!taş açılıyor!/.../canı pazara sürdüler, geri çevirmedi ölüm, niye?/rüzgarlılar, ateşliler, utangaçlar, deliler!söz açılıyor!/.../yarın görüşür müyüz- sessizlik-melek geçmedi bu kez,/kız doğmadı, kızlar öldü, hey babasız!gül açılıyor!/.../ ...sevişerek öldüler, ne tenlerinden bir haz, ne ruhlarından/bir sır kalmadı avcılara, yaşayın hey!aşk açılıyor!/ ölümden de haberim var, çok öldünüz!aramız açılıyor!”

Çok öldünüz, aramız açılıyor! Bu şiiri Mehmet Ağar’ın çetelerinin, Necdet Menzir’in infazcılarının Cihangir’de ev baskınında öldürdüğü liseli Alper için yazmıştım, o dönemde vurdukları fidanların, kızların, oğlanların en küçüğü, en genciydi çünkü o. Onun kişiliğinde hepsinin aziz hatırasına yazmıştım bu şiiri.

Sennur abla, hemşehrim!

Senin Evrensel’de yazdığın, sonra da Perşembe Mektupları adıyla kitaplaştırdığın mektuplarından biri de bana gelmişti, merhaba hemşehrim seslenişiyle. Hemşehriydik, esir şehrin mahpuslarından değil, Eskişehir’in özgür insanlarındandık. Sen göçmenlerden, ben de aslında göçmenlerindendik şehrimizin. Hem yerli olacak ne vardı? Yerlilik sahiplik oluyordu ve yerliler, olmayanları kovuyordu, hem yerlilik de bir mülkiyet biçimiydi, her yeri, ülkeleri, şehirleri, toprakları, evleri, dağları, göğü, nehirleri, hayvanları, bitkileri, koklamaya kıyamadığımz çiçekleri bile temellük ediyor, fethediyor, sonra da bunu hep hatırlatmak için törenler düzenliyor, kutlamalar yapıyordu, ‘daim muzaffer’ oluyorduk hepimiz böylece.

Oysa hemşehrilik gibi güzel bir şey var mıydı, göçten tanışmış, göçmenlikte buluşmuş olmanın geçiciliği, işgalden, fetihten, yerlilikten uzak, dünyayı, tabiatı, cümle alemi seyran etmek, sonra da sessizce çekip gitmek. Biz hemşehriydik ve bu her şeyi bağışlatırdı. Senin beni bağışladığın gibi. “Senelerce senelerce evveldi” ama, şiirin adı “Annabel Lee” değildi ve burası da o uzak deniz ülkesine hayli uzaktı. 30 yıl mı ne oluyor, ben bir dergi için yıllık şiir değerlendirmesi yapmıştım ve senin o yıl çıkan kitabın için “Sennur Sezer alışıldık sesini tekrarladı.” diye yazmıştım. Ertesi ay, aynı dergide sen bir şiir yayımlamıştın ve şiiri ‘alışıldık sesini tekrarladı diyen genç şaire’ adamıştın. İnce, güzel ve kısacık bir şiirdi. Gençliğime verdiğini anlamıştım. Sonra bir daha bunu konuşmadık bile. Çok karşılaştık, buluştuk, yazıştık, konuştuk. Sen bana da bir perşembe mektubu yollayınca, galiba tam olarak o zaman hissetmiştim ‘hemşehri’liğimizin güzelliğini ve değerini. Keder Gibi Ödünç kitabımı okuyup, bana, şehrimize, çocukluklarımıza mektup yazmıştın ya işte biz de bunların hepsiyle hemşehriydik: “Senin şiirinin sokaklarından geçen tren, bir başka şehre götürüyor okuyanı...Kerpicin hatıllarla desteklenip, kütüklerin çamurun anısıyla diri tutulduğu evlerin şehridir belki bu. Evlerin alt katlarını Sarısu’yun her bahar bastığı ova evlerinin değil. Arkadaş gözlerinin bütün bir dünya olduğu krallıkların şehridir. Ve bütün dünya ahşaptır bozkıra inat. Ve arkadaşlıklar buluttan güller oluşturur bozkır üstünde. Arkadaşlık ne büyük hazinedir çocukluk ülkesinde. Dara duruşların yoramadığı ne çok at koşar çocukluk sokaklarında. Ve şiir ne zaman parmağını şıklatsan yanındadır.”

Şehir yanında değildi senin artık ama, nasıl bir duyguysa o şehre hemşehri olmak, şiir her zaman yanındaydı Sennur abla. Gülten Akın’ın ‘Metin’in annesi’ için yazdığı şiire benzerdin. Bir ‘Anneler İlahisi’ de sendin, tıpkı Gülten Akın’ın dediği gibiydin: “Anneler olmasa kim kimi severdi/Saklı tuttun o insanı insana bağlayan güvenci/yollar boyu, eskitilmiş alanlarda/solgun bir bedeni gezdirmedin Metin’in annesi.”

Mayıs sonunda, artık bizim için güzel Gezi günlerinde, şehrin seni ağırlayacaktı, Eskişehir Uluslararası Şiir Buluşması’nın onur konuğu olacaktın. Bunu sana söylemek için Dağlarca Şiir Ödülünün seçici kurul toplantısını beklemiştim. Yanaklarından öpüp kulağına söylemiştim. Yüzüne bir beğeni ifadesi, bir hoşnutluk yerleşmişti. Seni özlemle, sevgiyle anacağız Mayıs sonu Eskişehir’de, siyaseten de arkadaşın, şair Rahmi Emeç de konuşacak, Aydın Şimşek de, ben de.

Sevgili Sennur abla,

sevgili hemşehrim,

Sen her zaman şehrimizin de, şiirimizin de, sosyalizm düşümüzün de onuru olarak yaşayacaksın.

sennur-abla-sevgili-hemsehrim-93953-1.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız