“Şerefe” konuşması!
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

Kimse kıskanmasın, bana göre, AKP’nin 4. Büyük Kongresi’yle ilgili en güzel, en anlamlı, en ironik başlığı BirGün attı:

 

     “Balkon değil, şerefe konuşması!”

     Biliyorsunuz, kongreden günler önce yandaş kalemler, Tayyip Erdoğan'ın AKP Kongresi'nde "devrim" niteliğinde yeni bir "balkon konuşması" yapacağını ve Türkiye'nin "2023 Vizyonu"nu açıklayacağını ballandıra ballandıra anlatılar. Öyle bir hava yaratıldı ki, Başbakan tüm sorunların sihirli çözüm formülünü o konuşmasıyla muştulayacak, ülkenin “yeni yol haritası”nı açıklayacak ve ertesi gün Türkiye bambaşka ufuklara yelken açacaktı...

     Kongre öncesinde bu balonları uçuranlar bile ertesi gün köşelerinde şaşkınlıklarını, düş kırıklıklarını dillendirmek zorunda kaldılar.

     Bu muydu AKP’nin Türkiye'yi uçuracak “liberal manifesto”su?

     Dağ fare doğurmuş, beklentiler boşa çıkmıştı...

     Bırakın yeni açılımları, “2023 vizyonu’nu falan; Erdoğan, 1071’e ve Sultan Alparslan’a öyle takılıp kalmıştı ki, bir türlü Malazgirt ovasından çıkıp da günümüz Türkiye'sine gelememişti! Hamaset dolu sıkıcı konuşmasında, aslında bir cami vaizi gibi bol bol dinsel içerikli göndermelerde bulunmuş, milliyetçi duyguları köpürten içi boş sözler etmişi. İşte BirGün’ün başlığındaki “şerefe” vurgusu, konuşmanın bu özelliğini yansıtmak amacıyla  seçilmişti. Ancak, “balkon” ve “şerefe” sözcüklerinin yan yana kullanılması boşuna değildi...

     Belki anımsayanlarınız vardır, bizim Türkçe özürlü ama Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk, “şerefe” sözcüğünün varlığından habersiz olduğu için, çok ses getiren Kar adlı romanının ilk baskılarında, “caminin balkonu”ndan söz etmişti. Bu “vahim hata”, alaysamalı eleştiriler ortalığı kaplayınca, 14. baskıdan sonra düzeltilmişti. Tabii, Orhan Pamuk’un Türkçe yazmaya çalışırken devirdiği çamlar, “balkon faciası”yla sınırlı değil. Ama biz şimdi konumuzun dışına çıkmamak için bu  kadarına değinip geçelim...

     Bu arada hakkını yemeyelim, Melih Pekdemir arkadaşımız, BirGün’ün manşetine esin kaynağı olan aynı günkü yazısında, “Erdoğan bu kongrede adeta minareye çıktı ve şerefeden konuştu” dedikten sonra, “Orhan Pamuk Türkçesinde minarelerin şerefesine balkon denildiğini” anımsatarak, Yazı İşleri’ne açık bir tüyo veriyordu.

   Onlar da bu pası gole çevirmekte gecikmedi ve “Tayyip Erdoğan, Orhan Pamuk, balkon, şerefe” sözcükleri arasındaki gizli bağlantıyı güncel bir haber üzerinden ustalıkla sergilemeyi başardılar.

    Hep olumsuzu gösterecek değiliz ya, başarıyı alkışlamak da “eleştiri” kavramının içindedir...

 

***

 

 

    soL gazetesi

     Her yeni gazete, hem çıkaranlar, hem okurlar için yeni bir umut, taze bir heyecandır.

 

     Sosyalist eğilimli yayın organlarımız arasına 1 Ekim’de yeni bir günlük gazete katıldı: soL.                     

 

     Bugüne değin birkaç sol gazetenin doğum sürecine tanıklık ettim. Medya tekellerinin egemenlik kurduğu bir alanda kısıtlı olanaklar ve gönüllü emekle yayın etkinliği sürdürmek  kolay değildir. Ama devrimcilik biraz da koşulları zorlama sanatıdır. Güçlükleri yenmek için savaşı göze almazsak utkuya nasıl ulaşırız?

 

     Gazeteciliğin kuramsal bilgilerini bilmek çok önemlidir. Ama yeterli değildir. Tıpkı sosyalist kuramı yemiş yutmuş kimi solcuların halkla sağlam bağlar kurmayı becerememeleri gibi... Bilgiyi yaşama geçirmek, teori ile pratiğin birlikteliğini sağlamak, ayrı bir ustalık gerektiriyor.                                          

 

      Her yeni gazetenin en çok özenilen, en çok emek verilen sayısı, kuşku yok ki ilk sayısıdır. Onlarca insan, aylar boyu gece gündüz çalışır bu iş için. En ince ayrıntılar tartışılır, taslaklar hazırlanır, “sıfır sayı”lar çıkarılır. Ama sonuç değişmez: En kötü gazete, en çok kafa patlatılan ilk sayı olur yine de!

     soL da bu yazgısal çizginin dışında kalamadı. İlk sayı, hem habercilik, hem sayfa düzeni, hem de baskı kalitesi açısından gerçekten başarısızdı. Sonraki sayılarda belirgin bir  toparlanma çabası görülse de, gazete, yola çıkarken öne koyduğu hedeflerin çok gerisinde henüz...

       soL gazetesinin, hem görüntü, hem içerik yönünden “dergi alışkanlığı”ndan hızla uzaklaşması gerekiyor. “Günlük gazete”nin her şeyden önce “haber” olduğu gerçeği göz ardı edilmemeli. “Haber dili” ve “yazım kuralları” da bu bağlamda çok büyük önem taşıyor.

     “Göç yolda düzülür” diye güzel bir sözümüz var.  Ya da “Denize girmeden yüzme öğrenilmez.” soL, kendi kulvarında deneyim kazandıkça, daha eksiksiz bir gazete olmayı mutlaka başaracaktır.

      TKP'li yoldaşlarımız, gerçekten cesaret isteyen bir büyük işe girişmişlerdir. Yolları açık olsun...

      soL’a hoş geldin diyor, yürekten başarılar diliyoruz.

 

***

 

    Şimdi de “Çimlerin efendileri”…

 

     Cumhuriyet gazetesinde “filenin sultanları”, “potanın perileri” gibi “çağdışı” nitelemeleri yadırgadığımızı belirtmiştik. Yazımızın çıktığı gün, Cumhuriyet Ankara’nın birinci sayfasında bu kez “Çimlerin efendileri” başlığıyla karşılaştık. “Büyük Kadınlar Açık Alan Hokey Süper Ligi”nde şampiyon olan Keçiören Bağlumsporlu kadın sporcuların başarısını vurgulamak için atılmış bu başlık… Öyle anlaşılıyor ki, Cumhuriyet’teki dostlar, AKP iktidarında haber dilini de yeni dönemin ruhuna uygun duruma getirmişler! Sporcularımıza “sultanlar, periler, efendiler”den başka övücü bir sıfat bulamıyorlar…

 

 

***

 

 

   Seçme Saçmalar

    * “4+4+4’e karşı olanlar PKK’liler ve laikçilerdir.” (Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer)

    * “Şehitlik de, gazilik de, uzun yaşamak da, genç yaşta şehit olmak da nasip işidir.” (İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin)

    * “Taraf olmayı taraftar olmak zannediyorlar.” (Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar)