Serhat Halis'in yeni kitabı Notabene Yayınları etiketiyle raflarda
10.07.2018 12:38 BİRGÜN KİTAP

Serhat Halis'in “Bir Sınırda Hapsolmak: Ulus” isimli kitabı Notabene Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Halis'in “Bir Sınırda Hapsolmak: Ulus” kitabının tanıtım yazısı şöyle:

24 Haziran seçiminden çıkan sonuç bir kez daha, “halkın siyasal tercihlerine saygı duymalı mıyız” gibi bir soruyu gündeme getirdi. Çevremizdeki birçok kişi yaşadığı hayal kırıklığının ve umutsuzluğun da etkisiyle olsa gerek “çobanın oyuyla benim oyum…” diye cümleye başlar oldu adeta. Kuşkusuz böylesi kırılma anları, insanların şimdiye kadar sor(a)madıkları soruları da cüretkâr bir biçimde dillendirmelerine neden oluyor. Serhat Halis de ilk kitabında bu ve benzeri soruları soruyor.

Halis’in “Bir Sınırda Hapsolmak: Ulus” isimli kitabı, “Sağ Marksizmle Polemik” alt başlığıyla Notabene Yayınları tarafından Mayıs 2018’de basıldı. Kitabın sunuş yazısında, sistemin, toplumun rızasını almadan ayakta durmasının zor olduğu vurgulanıyor. Halis, devamında bu “rızalığın”, egemenler tarafından aldatılan toplumların genel bir karakteri olduğunu ifade ediyor. Yazar bir yandan din, futbol ve ulusçuluğun, kitle bilinci üzerindeki olumsuz etkilerini dikkate alarak, toplumun siyasal ve sosyal tercihlerinin, egemenlere razı ve sadık olmak gibi bir sonuç doğurduğuna vurgu yaparken, bir yandan da ulusçuluğun bu sonuç üzerindeki baskın rolüne dikkati çekiyor. Ulusçuluk bilinciyle şekillenmiş toplumun iradesi, toplumun aleyhine ve egemenin lehine olacak şekilde mayalanmıştır diyen yazar, “halkın idaresi halkın iradesine bırakılamaz” gibi bir sonuca ulaşıyor.

Bu kitap bir yanıyla ulusçuluğun birey üzerindeki negatif etkilerine ve bu etkiler sonucunda toplumun her kademesinde oluşmuş sağ eğilime işaret ediyor. Yazara göre bu sağ eğilim, ulusçuluk çeperinde hapsolmuş ana akım Marksist tarih yazımı için de geçerli. Kitapta bunun nedeni ise, egemenlerin belirlediği doğruluk ölçütlerini referans almak olarak belirtiliyor. Bu noktada kitapta yer yer karşımıza çıkan felsefi bir sorgulamayla bir kez daha burun buruna geliyoruz: Mevcut ilişkiler ağı içerisinde “görünenin gerçek dışılığı ve gerçeğin görünmez karakteri” dillendirilerek, gerçek olarak gördüğümüzün aslında bize öğretilmiş bir yalan olduğu vurgulanıyor. Buradan hareketle yazar; “egemenin çizdiği “doğruluk” ölçütlerince belirlenmiş olan; olay, olgu, kavram, veri ve süreçlerin ışığında beliren her fikrin, kaçınılmaz olarak egemen düşüncenin bir varyasyonu” olacağını ileri sürüyor ve devamla, “ulusun çeşitli mutlak haklara sahip olduğu fikri, ulusçuluğun doğruluk ölçütlerinde geçerlidir… Ulusu, ulusçuların ona yüklediği anlamları yükleyerek tanımlamak, bu tanımı yapan özneyi ulusçu yapar” diyerek, mevcut Marksist tarih yazımına bir gönderme yapıyor.

Egemenin doğruluk ölçütlerine hapsolmanın ana akım Marksist tarih yazımında, “ulusların kaderini tayin hakkı” ve “ezilen ulus milliyetçiliğinin meşruluğu” gibi meselelerde kendini açıkça gösterdiğini iddia ediyor bu kitapta Serhat Halis. Bu iddiasını ise, ulusun mutlak haklara sahip olduğu fikrine saplanmış bir geleneksel sol aklın varlığı gerçeğiyle besliyor. Kuşkusuz bu, yazarın da belirttiği gibi, çağın anlam dünyasıyla meseleye yaklaşanlar için ilk anda kabullenilemez olarak görünüyor. Bu ve benzeri başka meselelere dair açık bir fikrin ancak, çağın egemen “anlam-kavram-doğruluk” dünyasından sıyrılmakla mümkün olacağını da iliştiriyor çalışmasının merkezine. Bu noktada tam olarak şöyle yazıyor yazar: “Örneğin İslam düşünce habitasyonu içinde kaldığınız müddetçe, Hira Mağarası’nda Muhammed’in, (melek) Cebrail ile karşılaştığı yönündeki iddiayı doğru kabul etmiş olursunuz. Bir Müslüman için böyle bir karşılaşmanın gerçekleşip gerçekleşmediği yönündeki tartışma anlamsızdır. Dolayısıyla bu tartışma ya da bu iddianın analizi, bu düşünce içinde olanaksızlaşır. Demek ki Hira Mağarası’nda Muhammed ile (melek) Cebrail’in karşılaşıp karşılaşmadığına yönelik bir tartışma ya da buna dair nesnel bir analiz, ancak İslami düşüncenin dışına çıkarak; onun, anlam-kavram-doğruluk dünyasından sıyrılarak mümkün olur”.

Yine kitapta, “hak”, “meşruluk”, “ezilme” gibi kavramların göreceliliğinden ve değişkenliğinden bahsediliyor. Halis bu kavramların her tarihin sosyo-ekonomik ilişkileri içinde farklı anlamlar kazandığına ve hem toplumdan topluma, hem de tarihten tarihe sürekli değişik muhtevalara sahip olduklarına değiniyor. Dolayısıyla bunların mutlaklaştırılmasının, metafizik bir anlam taşıdığı ileri sürülüyor. Bu noktada kitap, ezilme kavramının meşruluk için yeterli bir neden olup olmadığını da sorguluyor. Bu sorgulamayı ise ezilen ulus milliyetçiliği üzerinden yapıyor. Kitapta “Sömürge Ulustan Ezen Ulusa Türk Ulusçuluğu Ve Resmi İdeolojisi” ile “Ezilen Ulus Milliyetçiliği Olarak Kürt Resmi Tarihi” gibi başlıklar bu meseleyi irdeliyor. Yazar, adı geçen her iki ulusçuluğun zorunlu bir durak olarak ezen pozisyonuna erişmeye çabaladığına yönelik vurguyu, sıklıkla dillendirdiği “tüm milliyetçiliklerin kurguda türdeş, siyasal pratikte karşıt oldukları” tezine dayandırıyor.

Kitap, analoji ve örnek zenginliğiyle okuyucunun zihninde argümanın yer edinmesini sağlıyor. Yazar bunu yaparken, sıklıkla doğa yasaları ile sosyal olaylar arasındaki ilişkiyi okuyucuya hatırlatıyor. Kitabı okuyunca kendinizi; kâh pasifik içlerinde yeni keşfedilmiş bir adada, kâh Amazon derinliklerinde bir karınca kolonisinin yanı başında, kâh Son Buzul Çağ’da Sibirya’dan Berring’e göç eden bir kabile içinde, ya da günümüzden dört bin yıl önce bir öğleden sonra Erciyes Dağı’nın kuzey yamacında buluyorsunuz. Popüler bilim kitabı tadında kaleme alınmış çalışma, kimi zaman felsefi bir üsluba, kimi zaman akademik bir tarza ve yer yer de polemik diline kayıyor. Kitabı okuduğunuzda baştan sona yıkıcı bir içerikte olduğunu görüyorsunuz. Yazar bu yıkıcılığı, son cümleye kadar saklıyor. Yıkıcı olmayan hiçbir fikrin, mevcut egemen paradigmanın dışına çıkamayacağı vurgulanıyor kitapta. Bir yandan yapımın ancak yıkmakla mümkün olduğu ifade edilirken, bir yandan da kitabın spesifik amacının yıkmak olduğu vurgulanıyor. Kitabın son cümlesi ise bu noktada anlam kazanıyor:

“Dinamitin spesifik amacı yıkmaktır, ama o, kullanım sürecinde yapmanın aracı haline gelir. Bu bağlamda bizim bu çalışma boyunca yürüttüğümüz eleştiri, … kullanım sürecinde inşanın aracı olarak değer kazanmayı hedefler”.