Sert kavramlar, sağlam karmaşalar
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

“Ya çok sert bir ateist olabilirdim, ya çok sağlam bir mümin!”

Değerli hükümet büyüğümüz Ahmet Davutoğlu bir röportajda bunu söylediği günden beri -Ekim 2015- düşünüp duruyorum: ‘Sert ateist’ nasıl bir şey? Ateist olmakla mümin olmak birbirine bu kadar yakın şeyler mi ki biri olmazsa diğeri olabiliyorsunuz? Bunu üniversite sınavında aldığı puanla girebileceği okulların listesini çıkaran ergen söyleminden ayıran herhangi bir mantıklı açıklama var mı?
Sonra ‘sert ateist’ kavramını ‘yeni ateizm’ üzerinden anlayabilir miyiz acaba diye düşündüm. Ateizmi kişisel bir inançsızlık sorunu olarak değil de hayata dair bilimsel temeller üzerinde yükselen bir epistemolojik tavır olarak niteleyen, dünyayı mahveden dinsel inanışlara karşı bilimsel düşüncenin gücünü göstermek için bu tavra sahip çıkan Richard Dawkins, Christopher Hitchens gibi karakterler geldi aklıma. “Eğer sert ateist olmak böyle bir şeyse, keşke ben de Dawkins’in sadece yarısı kadar olabilsem…” diye düşündüğümü de anımsıyorum.



Ama değerli büyüğümüzün sözünü ettiği ‘sert ateistlik’ bu değil tabii; onun söylemeye çalıştığı şey kelimenin tam anlamıyla sert, acımasız, kötü, insanlığa zararlı vs. bir şey… Malumunuz, dünyanın en pragmatist toplulukları içinde yer alan İslamcılar dini her şeyden önce ölümden sonra yaşanacağı söylenen bir hayatı garantiye almak için bir sigorta sistemi gibi görüyor. Bu yüzden kendilerince sevap kategorisine giren işler yaparak cenneti garantilemeye çalışırken herhangi bir tanrıya ve dine inanmayan insanların nasıl olup da iyi ve ‘ahlaklı’ olabileceğini bir türlü anlayamıyorlar. Çünkü onlar cennetteki köşklerde şarap içerek ‘memeleri yeni tomurcuklanmış bakire’lerle yapacakları seks alemleri için bu dünyada kendilerini cinayetten, hırsızlıktan, zinadan, içkiden vs. uzak tutuyor, ibadet ediyorlar (aslında gerçeğin hiç de öyle olmadığını anlamak için ta 1928’de yayımlanmış The New Criminology’den başlayarak günümüze dek dünya hapishanelerindeki ‘sert ateist’lerle ‘sağlam mümin’lerin oranına dair yapılan çalışmalara bakılabilir). Bu durumda cennet ve cehenneme, evrensel ödül ve cezaya inanmayan insanlar niye iyilik yapsın ki, değil mi?! İyilik ve kötülük insan varoluşunun bir parçası olamaz ya!
Daha tuhaf bir pragmatizm örneği, uğruna kolayca insan öldürdükleri kitabı kendilerince modifiye edip çok işlevli mutfak robotu gibi kullanmaya başladıklarında ortaya çıktı. Birilerinin hoşuna gitsin diye Cuma günleri sallanan bakara-makaralarla iyice görünür hale gelen bu sürecin son örneği Semra Polat adlı bir ‘başörtülü bacı’nın 25 Mayıs 2016’daki twitter mesajında ortaya çıktı. Bu sağlam mümine şöyle yazıyordu: “De ki, andolsun onlar istese de istemese de seni Başkan yapacağız!”

Din tarih boyunca iktidar kurumunun en kullanışlı aygıtı oldu: Önce tanrı korkusunu yarattılar, ardından kitleleri tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduklarına inandırdılar; tanrının dediğiyle onların dediği aslında bir ve aynı şeydi. Şimdi geldiğimiz noktada bu din pratiği çok daha net görünüyor: Kendilerini Müslüman olarak niteliyorlar fakat İslam’da en büyük günah olarak nitelenen şirk başta olmak üzere her şeyi yapıyorlar. Başörtülü sağlam mümine bacı da bariz biçimde Kuran ayetlerini taklit eden mesajıyla açıkça şirke giriyor.

Benim için sorun değil; bir tanrının varlığına dair tek bir bilimsel kanıt bile olmadığı, aksine herhangi bir tanrıya ihtiyaç duyulmadan tüm evrenin varlığı açıklanabildiği, dinler de açık biçimde sosyolojik ürünler olduğu için ortada günah diye bir şey olmadığını, bu yüzden şirk diye bir günahın da söz konusu olamayacağını biliyorum. Eleştirimi ise ‘inançlarındaki tutarsızlık’ üzerinden yapıyorum çünkü bu insanlar inanç kılıfıyla ihtiraslarını tüm ülkeye dayatıyor.

Bu durumda denklem şuna dönüşüyor: Ne kadar çok sert ateist, o kadar çok insanlık; ne kadar çok sağlam mümin/mümine, o kadar çok cehenneme dönen dünya…