Serteller’den Dündar’a ve Gül’e
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

4 Aralık’ta tarihimize Tan Matbaası Baskını diye geçen baskının 70. Yılı olacak. Yıl 1945, demokrasimizin emekleme çağı. Hayrola demokrasimiz şimdi yürüyor mu diye sormayın ki girizgâh yapalım. Türkiye’nin, 2. Dünya Savaşı’na girmese de Naziler tarafında yer aldığı bir dönem. Doğal olarak şiddetli bir anti-komünizm propagandası var. Bu şartlarda Tan gazetesi bu havaya muhalif bir gazete olarak varlık mücadelesinde. Gazete kurucusu Zekeriya Sertel ve eşi Sabiha Sertel de hedefte. Dönemin basınının kışkırtmaları ve polisin de kollamasıyla ‘heyecanlı gençlik’ Tan gazetesi matbaasını basıyor ve gazetenin çıkmasını sağlayan tüm makineleri parçalıyor. Genç cumhuriyet, ilk büyük anti-komünist eylemle, Serteller de hapisle tanışmış oluyor. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda, geçen hafta Kanlı Pazar’la başlattığım seride bir adım daha geriye gitmek ve 70 yıl önce de nasıl aynı yerlerde olduğumuza örneklerle değinmek isterim.

HEDEF GÖSTERME GELENEĞİ
Bugün ortalıkta herkesi hedef gösteren küçüklü büyüklü tetikçiler varsa o gün de vardı. Tanin gazetesi yazarı Hüseyin Cahit Yalçın, Tan gazetesi baskınından bir gün önce “Bunları susturmak için, cevap hükümete düşmez. Söz, eli kalem tutan gazetecilerin ve hür vatandaşlarındır” şeklinde yazmış adresi göstermişti. Sabiha Sertel’in kadın olmasından da ötürü yine basında cinsiyetçi hakaret ve saldırıların hedefindeydi. “Hür Vatandaş”lar üzerlerine düşeni yaptı, polis öylece izledi ve basılarak tahrip edilen gazete bir daha çıkmadı. Hedef gösterme teknikleri ne kadar tanıdık değil mi?

UYDURMA DAVA VE ZAMANLAMA
Tan baskınından sonra sıra baskına bir gerekçe bulmaya kalmıştı. Serteller ve gazetede yazan Cami Baykurt, gazeteleri yok edildiği yetmezmiş gibi bir de suçlu çıktılar. Aylar önce yazdıkları yazılara ne hikmetse baskından sonra uydurma bir dava açıldı. Tıpkı Dündar ve Gül’ün üzerinden seçim geçip şartlar olgunlaştıktan sonra aylar önce yazdıkları yazıdan tutuklanması gibi. Üstelik dava konusu olan haberi ilk yayınlayan da onlar değil, üstelik tırları durduranlar iktidarın eski çözüm ortağı iken bunun haberini yapanların mahkum edilmesinin anlaşılır tarafı yok. İşte Zekeriya Sertel de savunmasında kendisine isnat edilen suçları o dönemin devletiyle iyi geçinen yazarların defalarca işlediğini vurgular ama nafile.

Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel ve Cami Baykurt bu dayanıksız suçlamalarla ancak üç ay hapiste tutulabilir. Serteller artan baskı yüzünden 1950 yılında ülkeyi terk ederler. Sabiha Sertel Bakü’de hayata veda eder. Zekeriya Sertel ise ancak 1977’de Türkiye’ye dönüş pasaportu alabilir. Tan Baskını’nda İnönü ve Tek Parti yönetimi vardı diye bikbikleyeceklere ardından gelen Demokrat Parti yönetiminin de ondan geri kalmadığını ve Zekeriya Sertel’in onlara da sert eleştirilerde bulunduğunu hatırlatmak şart. Tan Baskını dönemindeki anti-komünist ve Hitlerci Cumhuriyet nüshalarıyla ortada dolaşıp arşivcilik oynayanları da Cumhuriyet’in birkaç döneminin olduğu bilgisiyle susturabiliriz. Öyle ki, Zekeriya Sertel Cumhuriyet gazetesinin kurucularından biridir. Ayrı düştüğü için kendi yoluna gitmiş, 1977’de Türkiye’ye döndükten sonra ise yine bir dönem Cumhuriyet ve Vatan’da yazmıştır. Bugüne gelirsek, Tan Baskını’nın 70. Yılında (4 Aralık 2015) Sertellerin tüm kitapları Can Yayınları tarafından tekrar yayınlanıyor.

Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım’ı, Mavi Gözlü Dev’i, Sabiha Sertel’in Roman Gibi’si ve bir de ortak ürünleri: Davamız ve Müdafamız. Onun önsözünü yazma onuru da bana düştü. Bu önsöz için iddia ve savunmaları tekrar okurken kendimi sonsuz bir “şimdi”de hissettim: Cumhuriyet’ten Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması ve bu yazı yazıldığı sırada davaları görülen gazetemizden Barış İnce, Berkant Gültekin ve Can Uğur’un durumu ha keza. Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım’da yazdıklarını bugün aynen tekrarlayabiliriz: Yargılanan biz değildik, mahkemenin kendisi, hükümet ve rejimdi. Suçlu biz değildik, onlardı. 20. yüzyılın ortasında, özgürlük ve demokrasinin faşizmi yenilgiye uğrattığı bir dönemde özgürlük ve demokrasi istediğimiz için bizim yargılanmamız, memleket hesabına utanılacak bir şeydi.